20 Mayıs 2010 Perşembe

yokum, ama bir sorun neden?

evet bunca zaman yoktum. Bu zaman zarfı içersinde ne mi yaptım? Magnum reklam filminde oynadım, hemde bakın kiminle.

işte Magnum reklam filmim

9 Şubat 2010 Salı

Sonu gelmeyen bir hikaye




Yusuf’un kirli sakalları ve asık suratı onu, 30 lu yaşların başında olmasına rağmen daha yaşlı gösteriyordu. İri burnu, büyük gözleri ve küçük kulakları vardı. Zayıflıktan yanakları çökmüş, yüzündeki elmacık kemikleri iyice belirginleşmişti. Bir süredir düzenli uyku uyuyamıyor, işten artan vaktinin birçoğunu da yazarak geçiriyordu. Bununla birlikte muazzam bir hayal gücüne sahipti. Öyle ki, yazarken adeta yazdığı o hikâyenin içinde yaşıyordu.

Yusuf, orta büyüklükteki bir şirkette makul bir maaşla depo sorumlusu olarak çalışıyordu. Yusuf’un babası da aynı şirkette depo sorumlusu olarak çalışmış, çalıştığı sırada talihsiz bir kaza sonucu ölmüştü. Bu kaza sonrası çalıştığı şirket Yusuf’a şu an oturmakta olduğu evi almış ve babasının ölümüyle okulu bırakmak zorunda kalan Yusuf’u depo sorumlusu olarak işe almıştı. Tüm bunlar karşılığında da Yusuf şirkete karşı davacı olmamıştı. Şu an hiç sevmediği bir işi yapıyor ve oldukça boktan bir evde yalnız bir şekilde yaşamını sürdürüyordu. İşin daha vahim tarafı, çalıştığı şirket Yusuf’u orda istemiyor, kovamadıkları için de Yusuf’un istifa etmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ancak Yusuf öylesine kendi içine kapanmıştı ve her şeyi kabullenmişti ki istenmediğinin farkında bile değildi.

Yusuf’un annesi ise o daha çocukken abisiyle birlikte bir trafik kazasında ölmüştü. Annesi ve abisi öldükten sonra Yusuf uzun bir süre kimseyle konuşmamıştı. Babası, Yusuf’un bu sessizliği aylar boyu sürünce çareyi, annesini ve abisini artık unutması gerektiğini düşünerek onlara ait ne varsa, başta resimleri olmak üzere tek tek toplayıp atmakta bulmuştu. Bu yüzden geride, Yusuf’un annesini ve abisini hatırlatacak hiçbir şey kalmamıştı.

Yusuf, abisini hemen hemen hiç hatırlamıyordu. Hatırladığı en belirgin şey çok fazla kavga ettikleriydi. Annesini ise abisine göre biraz daha net hatırlıyordu. Kumral, dalgalı saçlı ve yanlış hatırlamıyorsa ela gözlüydü. En azından annesinin renkli gözlü olduğuna emindi. Ne yazık ki tamamını hatırlayamadığı için annesinin yüzünü hayallerinde bir türlü birleştiremiyor, hep belli belirsiz bir sima olarak görüyordu. Babası, tüm eşyaları atmasına rağmen yine de uzunca bir süre kimseyle konuşmamıştı Yusuf. Hala da tam olarak birileriyle konuştuğu söylenemezdi zaten.

Yusuf’un bütün arkadaşları, aynı şirkette çalışan birkaç kişiden oluşuyordu. Arkadaşları genellikle maaş sonrası Yusuf’a bira ısmarlatırlar, geri ödemeyecekleri borçlar alırlardı. Yusuf yinede onlarla iyi vakit geçirdiğini düşündüğü için bu durumdan pek rahatsız değildi. Zaten Yusuf’un ev ve işyerinden başka vakit geçirdiği tek zamanlardı bunlar ve bozmak istemiyordu… Aynı iş yerinde muhasebeci olarak çalışan Zehra vardı birde. Zehra işe başladıktan sonra Yusuf, annesini rüyalarında nedense daha sık görmeye başlamıştı. Zehra kumral, dalgalı saçlı, ela gözlü bir kızdı. Elmacık kemikleri çıkık ve pembe yanaklıydı. Küçük bir burnu ile dolgun dudakları ve dudağının hemen kenarında da küçük bir beni vardı. Ne zaman muhasebeye gittiğinde Zehra ona gülümsese, o gece mutlaka ağlardı Yusuf. 

Günlerden Cumaydı. Yusuf’un en sevdiği gündü Cuma. Önünde koca bir hafta sonu vardı. Yaptığı iş çok yorucu olmasa da, Yusuf o gün fazladan yorulmuştu. Eşek ölüsü gibi ağır düzinelerce kasayı tek tek taşıyıp dizmişti. Hem de iki kere… Aslında ilk seferinde işini bitirmesine rağmen, dizdiği kasalardan bir tanesini diğerlerine göre ters koyduğunu, işini bitirdikten sonra farketmişti. Bunun bir önemi olmasa da düzinelerce kasayı tekrar indirmiş, ters koyduğu kasayı düzelttikten sonra hepsini yeniden dizmişti. Hâlbuki bir simetri hastalığı falan da yoktu. Bu çalışma onu ne kadar yorsa da işin bitiminde yaptığı dizimden oldukça memnun kalmıştı.

Tüm o yorucu iş gününün ardından evine gelir gelmez televizyonun karşısına oturdu. Arada bir şeyler atıştırarak bir süre televizyon izledi. Televizyon izlerken uykuya daldı. Rüyasında yüzünü tam olarak hatırlayamadığı annesini gördü. Yüzünü yine tamamlayamamıştı. Uyanıp ayaklarını sürüyerek mutfağa gitti. Tezgâhın üzerinde duran kuru ekmekten bir parça alıp, bir bardak su ile tekrar salona döndü. Salonun köşesinedeki masasına oturdu. Masanın üzerinde her biri başka bir hikâyeye ait ama her birinin kahramanı aynı olan sayfalarca yazı vardı. Tüm hikâyelerin kahramanı ise yine Yusuf’un kendisiydi. Bu yüzden zaman zaman kendisini “Don Kişot” gibi hissediyor ve bu düşünce onu rahatsız ediyordu... Bazen çocukluğunu yeniden yazıyor, bazense içerisinde Zehra’nın olduğu bir aşk hikâyesi yazıyordu. Hikâyelerinin bir başka özelliği ise, hepsinin gerçek hayatı ile başlayıp hep farklı bir şekilde bitmesiydi. Yazarken ya da yazdıklarını okurken kendisini öyle kaptırıyordu ki, sanki hikâyenin içinde yaşıyordu. Kendisini “Don Kişot” gibi hissetmesi de bu yüzdendi… Zaten Yusuf’un yazmaktaki asıl amacı da buydu.

Biraz düşündükten sonra hangi hikâyenin devamını yazmak istediğine karar verdi. Yazacağı hikâyeye ait sayfaları ayırıp ucunu bıçakla açtığı kurşun kalemi aldı. Kalemin arkasını sürekli çiğnediği için ezilmişti. Yazdığı hikâyeye şöyle bir göz gezdirdikten sonra hikâyenin devamına nasıl başlayacağını düşündü. Kaleminin ucunu ağzına götürüp çiğnemeye başladı. Müzikle birlikte yazmak onun hep düşünmesini kolaylaştırdığı için kulaklığını takıp, müziği açtı. Çalan şarkı “Loreena McKennit-Marrakesh Night market”. Süre 6dk. 30 sn. Nasıl başlayacağına karar verip yazmaya başladı… Saatlerce yazdı... Biraz ara vermek için masanın üzerine kafasını koyup uykuya dalana kadar devam etti…
  
"Masanın üzerinde uyuduğu sırada dışarıdaki seslerin nereden geldiğine bakmak için perdeyi açtığında, evin önünde kırmızı plastik topla oynayan çocukları gördü. Çocuklardan biri kendisiydi. Ayağında, yaz olmasına rağmen kıştan kalma kırmızı plastik çizme, üzerinde annesinin ördüğü yeleği ve bir zamanlar abisinin giydiği, koyu yeşil pantolonu vardı. Yusuf, nadiren yeni kıyafetler giyerdi. Genellikle abisine küçük gelmeye başlayan kıyafetlerdi giydikleri… Diğer çocuk abisiydi. Üzerindeki yeleğin aynısından annesi ona da örmüştü. Kırmızı pantolonu ve çok yeni olmayan spor ayakkabıları vardı. Yusuf, abisinin o ayakkabılarla top oynamasına içten içe hep kızardı. Abisinden sonra o ayakkabıları kendisinin giyeceğini bildiği için çabuk eskimesinden endişeleniyordu. Öteki çocuk ise, şimdilerde çok özlediği ama adını hatırlayamadığı çocukluk arkadaşıydı. Karşı dairenin camında ise kumral, ela gözlü bir kız Yusuf’a bakıyordu. Yusuf, onun Zehra olduğunu, kendisine gülümsediği zaman anladı. Bu sırada sokağın başında pazar alışverişinden dönen kadınla adamı gördü. Adamın saçları ve bıyıkları beyaz, göbekli orta boylu, yürürken sallanan bir adamdı. Yanında ki kadını ise tam olarak seçemiyordu. Yanağını cama yapıştırıp daha dikkatli izlemeye başladı. Seçmekte ne kadar zorlansa da ilk görüşte tanımıştı annesi ile babasını. Birbirlerine bir şeyler anlatarak yürüyorlardı. Biraz daha yaklaştıklarında annesinin saçlarının aynen hatırladığı gibi olduğunu görebiliyordu. Yusuf’un kalbi daha hızlı atmaya başladı. Yusuf’un yaşadığı evin önüne geldiklerinde Yusuf, annesinin yüzünü görebilmek için cama vurmaya başladı. Yusuf annesinin yine göremeyeceğini düşünürken, annesi gülümseyerek başını çevirip Yusuf’a baktı. Yusuf donup kalmıştı. Annesinin saçları dalgalıydı, gözleri ise ela, tıpkı hatırladığı gibi. Elmacık kemikleri çıkık ve pembe yanaklıydı. Küçük bir burnu ile dolgun dudakları ve dudağının hemen kenarında küçük bir beni vardı. Başını çevirip yürümeye devam etti."

Yusuf ıslak gözlerini ovuşturarak, uyanır uyanmaz kalemi alıp yazmaya başladı. Bir daha unutmamak için annesiyle ilgili her detayı yazdı… Aç karnına sigara içmediği halde bir sigara yaktı ve sigaradan derin bir nefes çekti. Sonra pencerenin önünde gitti ve bir süre dışarıyı izledi… Zehra’nın annesine ne kadar çok benzediğini düşündü... Belki de Zehra’yı bu yüzden sevmişti. Bir süre daha sokağı izlemeye devam etti. Sokak, her gün biraz daha kalabalıklaşıyordu… Zehra’yı düşündü... Ardından, Zehra’yla evlendiklerine dair bir hikâye yazmaya karar verdi....

11 Ocak 2010 Pazartesi

Yalnız ve ıslak Pazar


Sessiz ve kasvetli bir Pazar öğleden sonrasıydı. Kasvet İstanbul’da mı yoksa evin içinde mi kestiremiyordum.  Ne televizyonu açmak nede dışarı çıkıp dolaşmak gibi bir niyetim vardı. Böylesi durumlarda benim için yapılacak olan en gereksiz şey kitap okumaktı ve ben de öyle yapacaktım. Bu sayede belki biraz uykuya da dalabilirdim.


Kitapları karıştırınca, birkaç hafta önce yine böyle bir Pazar günü aldığım ama yazarı ve konusu hakkında herhangi bir fikrim olmayan “Ted Dekker’in Oyun” isimli kitabını okumaya karar verdim. Böyle bir günde kitap okumak için en uygun yer, genellikle televizyon izlerken sızıp kaldığım koltuktu. Koltuğa uzandığımda, koltuğun kırmızı kadifesine sinmiş sigara kokusunu alabiliyordum. En huzurlu olduğum yerdi orası. Bir sigara daha yaktım, bu sırada kül tablasını düşürdüm. Yere düşen izmarit ve külleri temizlemek için uğraşmayıp kitabı okumaya başladım. Kitabın ilk sayfası geçtiğinde, sigaranın külünü kırmızılı çizgili kazağıma düşürdüm. Üzerime düşen külleri yere silkelerken kazağımdaki kırmızı çizgilerin, koltuktaki çizgilerle aynı hizada olmadığını görüp rahatsızlık hissettim. Koltuğun üzerinde biraz kayarak çizgilerin aynı hizada durmasını sağladım. Halbuki herhangi bir simetri hastalığım falan da yoktu. Kitabın 92. sayfasına geldiğimde dördüncü sigaramı yaktım. Kitabın bu sayfalarının çok sıkıcı olduğunu düşünerek, sayfaları atlayıp 102. sayfadan devam etmeye karar verdim. 165. sayfaya geldiğinde çişimi 12 sayfadır tuttuğumu fark edip birkaç sayfa daha idare edebileceğimi düşündüm. 172. sayfada ise iyice uykum gelmişti.




Bir ara uykuya dalmış olsam gerek ki kendime geldiğimde 186. sayfada olduğumu gördüm. Daha fazla tutamayacağımı anlayıp çişimi yapmaya karar verdim. Ayağa kalktığımda havanın iyice karardığını ama bu karanlıkta hala nasıl kitap okuyabildiğimi çözemedim. Camdan dışarı baktığımda kuvvetli bir fırtına başlamıştı. Işığı yakmayı denedim ama fırtına ile beraber elektrikler de kesilmişti. Olduğum odanın dışından bazı sesler duysam da onun aslında dışarıdaki fırtınadan kaynaklandığından emindim. Masanın üzerinden çakmağı aldım ama sigara paketini bulamadım. Eğilip koltuğun altına baktığımda paketi oraya düşürdüğümü gördüm. Elimi uzatıp paketi alırken, oturma odasının kapısında bir çift ayak görüp korkuyla kafamı koltuğa çarparak geriye doğru düştüm. Tekrar kapıya doğru baktım ama kimse yoktu. Aslında o ayakları, dışarıdan gelen ışığın oluşturduğu gölge olduğunu düşününce rahatladım. Bir sigara daha yaktım. Cama baktım ama orda gölge yaratacak bir ışık yoktu. Zaten sabit cisimlerin gölgeleri de hareket etmezlerdi. Çişimi o kadar tuttuğum için mi yoksa şu an ki korkudan mı bilmesem de iyice sıkışmıştım ve altıma işemek üzereydim. Öleceksem de altım kuru olmalı diyip çişimi yapmaya karar verdim. Çakmağı yakarak tuvalete doğru hızlı ve dikkatli adımlarla gittim. Tüm odaların kapısı kapalıydı. Bu tehlikeyi azaltıyordu. Banyonun kapısını kilitleyip çişimi yaptım. Her ihtimale karşı bir süre daha tuvalette bekledim. Bu sırada odalardan birinin kapısı açıldı. Evin dış kapısına en uzak yerdeydim. Üstelik banyoda diş fırçasından başka kendimi koruyabileceğim bir şey de yoktu. Diş fırçasının sapını çapraz ve ucu sivri olacak şekilde kırdım. Banyonun kapısını yavaşça açıp etrafı kolaçan ettim. Görünürde kimse yoktu. Aslında her şeyin fırtınanın sesinden ve gölgelerden oluşmuş olabileceğini düşünüp kendimi biraz rahatlattım. Çakmağın ışığıyla banyodan çıkıp birkaç adım atar atmaz odalardan birinin kapısının açık olduğunu fark edip korkuyla panikledim. Tekrar banyoya koşup kendimi oraya kilitledim. Korkudan nefes nefese kalmıştım. Banyo kapısına yaslanıp diğer taraftan gelen herhangi bir ses var mı dinlemeye çalıştım ama kendi nefes alışımdan bir türlü duyamıyordum. Nefesimi tutup kulağımı tekrar kapıya yasladım. Kapının diğer tarafında başka birinin nefes alışını duyduğumda korkuyla kendimi geriye attım ve klozetin üzerine düştüm. Üstelik Elimdeki diş fırçasını da kırmıştım. Klozetin üzerinden daha kalkmadan “kim var orada?” diye bağırdım. Cevap vermedi ama nefes alışını duyabiliyordum. Tekrar “kimsin sen?” diye kızgın bir sesle bağırarak sorsam da yine ses gelmedi. Hırsız olduğunu düşünüp “ne istiyorsan al siktir git evimden” diye tekrar bağırdım. Hala ses gelmiyordu. Kulağımı tekrar kapıya dayayıp dinleyecekken aklıma “The Shinning” geldi ve vazgeçtim. Nefesimi tutup sesleri dinlemeye çalıştığımda artık onun nefes alışlarını da duyamıyordum. Gitmiş olabileceğini düşünüp ya da öyle umup yavaşça banyonun kapısını açtım. Onu duyabilmek için nefes dahi almıyordum. Başımı tekrar banyo kapısından uzatıp etrafı kolaçan ettim. Kapıları kontrol ettiğimde hepsinin kapalı olduğunu gördüm. Yavaşça banyodan çıktım. İlk birkaç yavaş adımdan sonra mutfağa koştum. Bulabildiğim en büyük bıçağı aldım. Kendi kendime “şimdi gel orospu çocuğu” diyerek tüm odaları kontrol etmek için tekrar mutfaktan çıktım. Kontrol ettiğim her odayı tekrar kilitleyerek bir sonrakine geçtim. Tüm odalar boştu. Salona geçtim, burayı da iyice kontrol ettim ama burada da kimse yoktu. Ben banyodayken gitmiş olmalıydı çünkü orada olduğuna emindim. Laptop ve cep telefonum masanın üzerinde durduğuna göre hırsız da değildi. Belki de görmemişti. Her ne olmuşsa çok korkmuştum. Sigara kokulu, kırmızı kadife kaplı koltuğuma tekrar oturdum. Bir sigara yaktım. Ne yapacağıma sigaramı içip biraz kendime geldikten sonra düşünmeye karar verdim. Kazağımın çizgileri, yine koltuğun çizgilerine eşit olacak şekilde uzandım. Sigaramdan derin bir nefes çektim. Sigaranın ateşi o karanlıkta fener gibi yanıyordu. Banyoyu ben çıktıktan sonra tekrar kontrol etmediğim aklıma geldiğinde sigaranın son derin nefesini çekiyordum. Sigaranın ışığıyla beraber başucumda duran adamı gördüm. O an gördüğüm son şey elindeki baltayı kafama indirdiğiydi.


Gözlerimi açtığımda korkuyla yataktan fırlayıp ışığı yaktım. Elektrik vardı. Derin bir nefes alıp tekrar koltuğa oturdum. Su içerken dökmüş olsam gerek ki oturduğum yer ıslaktı. Biraz daha kenara kayıp koltuğun ucuna oturdum. Bir sigara yaktım. Yere düşürdüğüm kitabı aldım. Kitabın kapağına baktığımda rüyama giren katilin resmini gördüm. Ayraç koymak için okurken nerde kaldığımı hatırlamaya çalışsam da son sayfaları yarı uykulu okuduğum için yerimi kestiremedim. Bende yuvarlak hesap yapıp ayracı 200. sayfaya koydum. Yüzümü ovuşturup gördüğüm rüyayı hatırlamak maksadıyla tekrar düşündüm ve etkisinden kurtulmaya çalıştım. - Çişim gelmişti, adamın sesini duymuştum,  ayağını görmüştüm, banyoya gidip çişimi yapmıştım, adam dışarıdaydı, yine sesini duymuştum kendimi banyoya kilitle…! Çişim vardı, çişimi yapmıştım, çiş! Islak koltuk! Amına koyim!


Related Posts with Thumbnails