20 Mayıs 2010 Perşembe

yokum, ama bir sorun neden?

evet bunca zaman yoktum. Bu zaman zarfı içersinde ne mi yaptım? Magnum reklam filminde oynadım, hemde bakın kiminle.

işte Magnum reklam filmim

9 Şubat 2010 Salı

Sonu gelmeyen bir hikaye




Yusuf’un kirli sakalları ve asık suratı onu, 30 lu yaşların başında olmasına rağmen daha yaşlı gösteriyordu. İri burnu, büyük gözleri ve küçük kulakları vardı. Zayıflıktan yanakları çökmüş, yüzündeki elmacık kemikleri iyice belirginleşmişti. Bir süredir düzenli uyku uyuyamıyor, işten artan vaktinin birçoğunu da yazarak geçiriyordu. Bununla birlikte muazzam bir hayal gücüne sahipti. Öyle ki, yazarken adeta yazdığı o hikâyenin içinde yaşıyordu.

Yusuf, orta büyüklükteki bir şirkette makul bir maaşla depo sorumlusu olarak çalışıyordu. Yusuf’un babası da aynı şirkette depo sorumlusu olarak çalışmış, çalıştığı sırada talihsiz bir kaza sonucu ölmüştü. Bu kaza sonrası çalıştığı şirket Yusuf’a şu an oturmakta olduğu evi almış ve babasının ölümüyle okulu bırakmak zorunda kalan Yusuf’u depo sorumlusu olarak işe almıştı. Tüm bunlar karşılığında da Yusuf şirkete karşı davacı olmamıştı. Şu an hiç sevmediği bir işi yapıyor ve oldukça boktan bir evde yalnız bir şekilde yaşamını sürdürüyordu. İşin daha vahim tarafı, çalıştığı şirket Yusuf’u orda istemiyor, kovamadıkları için de Yusuf’un istifa etmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ancak Yusuf öylesine kendi içine kapanmıştı ve her şeyi kabullenmişti ki istenmediğinin farkında bile değildi.

Yusuf’un annesi ise o daha çocukken abisiyle birlikte bir trafik kazasında ölmüştü. Annesi ve abisi öldükten sonra Yusuf uzun bir süre kimseyle konuşmamıştı. Babası, Yusuf’un bu sessizliği aylar boyu sürünce çareyi, annesini ve abisini artık unutması gerektiğini düşünerek onlara ait ne varsa, başta resimleri olmak üzere tek tek toplayıp atmakta bulmuştu. Bu yüzden geride, Yusuf’un annesini ve abisini hatırlatacak hiçbir şey kalmamıştı.

Yusuf, abisini hemen hemen hiç hatırlamıyordu. Hatırladığı en belirgin şey çok fazla kavga ettikleriydi. Annesini ise abisine göre biraz daha net hatırlıyordu. Kumral, dalgalı saçlı ve yanlış hatırlamıyorsa ela gözlüydü. En azından annesinin renkli gözlü olduğuna emindi. Ne yazık ki tamamını hatırlayamadığı için annesinin yüzünü hayallerinde bir türlü birleştiremiyor, hep belli belirsiz bir sima olarak görüyordu. Babası, tüm eşyaları atmasına rağmen yine de uzunca bir süre kimseyle konuşmamıştı Yusuf. Hala da tam olarak birileriyle konuştuğu söylenemezdi zaten.

Yusuf’un bütün arkadaşları, aynı şirkette çalışan birkaç kişiden oluşuyordu. Arkadaşları genellikle maaş sonrası Yusuf’a bira ısmarlatırlar, geri ödemeyecekleri borçlar alırlardı. Yusuf yinede onlarla iyi vakit geçirdiğini düşündüğü için bu durumdan pek rahatsız değildi. Zaten Yusuf’un ev ve işyerinden başka vakit geçirdiği tek zamanlardı bunlar ve bozmak istemiyordu… Aynı iş yerinde muhasebeci olarak çalışan Zehra vardı birde. Zehra işe başladıktan sonra Yusuf, annesini rüyalarında nedense daha sık görmeye başlamıştı. Zehra kumral, dalgalı saçlı, ela gözlü bir kızdı. Elmacık kemikleri çıkık ve pembe yanaklıydı. Küçük bir burnu ile dolgun dudakları ve dudağının hemen kenarında da küçük bir beni vardı. Ne zaman muhasebeye gittiğinde Zehra ona gülümsese, o gece mutlaka ağlardı Yusuf. 

Günlerden Cumaydı. Yusuf’un en sevdiği gündü Cuma. Önünde koca bir hafta sonu vardı. Yaptığı iş çok yorucu olmasa da, Yusuf o gün fazladan yorulmuştu. Eşek ölüsü gibi ağır düzinelerce kasayı tek tek taşıyıp dizmişti. Hem de iki kere… Aslında ilk seferinde işini bitirmesine rağmen, dizdiği kasalardan bir tanesini diğerlerine göre ters koyduğunu, işini bitirdikten sonra farketmişti. Bunun bir önemi olmasa da düzinelerce kasayı tekrar indirmiş, ters koyduğu kasayı düzelttikten sonra hepsini yeniden dizmişti. Hâlbuki bir simetri hastalığı falan da yoktu. Bu çalışma onu ne kadar yorsa da işin bitiminde yaptığı dizimden oldukça memnun kalmıştı.

Tüm o yorucu iş gününün ardından evine gelir gelmez televizyonun karşısına oturdu. Arada bir şeyler atıştırarak bir süre televizyon izledi. Televizyon izlerken uykuya daldı. Rüyasında yüzünü tam olarak hatırlayamadığı annesini gördü. Yüzünü yine tamamlayamamıştı. Uyanıp ayaklarını sürüyerek mutfağa gitti. Tezgâhın üzerinde duran kuru ekmekten bir parça alıp, bir bardak su ile tekrar salona döndü. Salonun köşesinedeki masasına oturdu. Masanın üzerinde her biri başka bir hikâyeye ait ama her birinin kahramanı aynı olan sayfalarca yazı vardı. Tüm hikâyelerin kahramanı ise yine Yusuf’un kendisiydi. Bu yüzden zaman zaman kendisini “Don Kişot” gibi hissediyor ve bu düşünce onu rahatsız ediyordu... Bazen çocukluğunu yeniden yazıyor, bazense içerisinde Zehra’nın olduğu bir aşk hikâyesi yazıyordu. Hikâyelerinin bir başka özelliği ise, hepsinin gerçek hayatı ile başlayıp hep farklı bir şekilde bitmesiydi. Yazarken ya da yazdıklarını okurken kendisini öyle kaptırıyordu ki, sanki hikâyenin içinde yaşıyordu. Kendisini “Don Kişot” gibi hissetmesi de bu yüzdendi… Zaten Yusuf’un yazmaktaki asıl amacı da buydu.

Biraz düşündükten sonra hangi hikâyenin devamını yazmak istediğine karar verdi. Yazacağı hikâyeye ait sayfaları ayırıp ucunu bıçakla açtığı kurşun kalemi aldı. Kalemin arkasını sürekli çiğnediği için ezilmişti. Yazdığı hikâyeye şöyle bir göz gezdirdikten sonra hikâyenin devamına nasıl başlayacağını düşündü. Kaleminin ucunu ağzına götürüp çiğnemeye başladı. Müzikle birlikte yazmak onun hep düşünmesini kolaylaştırdığı için kulaklığını takıp, müziği açtı. Çalan şarkı “Loreena McKennit-Marrakesh Night market”. Süre 6dk. 30 sn. Nasıl başlayacağına karar verip yazmaya başladı… Saatlerce yazdı... Biraz ara vermek için masanın üzerine kafasını koyup uykuya dalana kadar devam etti…
  
"Masanın üzerinde uyuduğu sırada dışarıdaki seslerin nereden geldiğine bakmak için perdeyi açtığında, evin önünde kırmızı plastik topla oynayan çocukları gördü. Çocuklardan biri kendisiydi. Ayağında, yaz olmasına rağmen kıştan kalma kırmızı plastik çizme, üzerinde annesinin ördüğü yeleği ve bir zamanlar abisinin giydiği, koyu yeşil pantolonu vardı. Yusuf, nadiren yeni kıyafetler giyerdi. Genellikle abisine küçük gelmeye başlayan kıyafetlerdi giydikleri… Diğer çocuk abisiydi. Üzerindeki yeleğin aynısından annesi ona da örmüştü. Kırmızı pantolonu ve çok yeni olmayan spor ayakkabıları vardı. Yusuf, abisinin o ayakkabılarla top oynamasına içten içe hep kızardı. Abisinden sonra o ayakkabıları kendisinin giyeceğini bildiği için çabuk eskimesinden endişeleniyordu. Öteki çocuk ise, şimdilerde çok özlediği ama adını hatırlayamadığı çocukluk arkadaşıydı. Karşı dairenin camında ise kumral, ela gözlü bir kız Yusuf’a bakıyordu. Yusuf, onun Zehra olduğunu, kendisine gülümsediği zaman anladı. Bu sırada sokağın başında pazar alışverişinden dönen kadınla adamı gördü. Adamın saçları ve bıyıkları beyaz, göbekli orta boylu, yürürken sallanan bir adamdı. Yanında ki kadını ise tam olarak seçemiyordu. Yanağını cama yapıştırıp daha dikkatli izlemeye başladı. Seçmekte ne kadar zorlansa da ilk görüşte tanımıştı annesi ile babasını. Birbirlerine bir şeyler anlatarak yürüyorlardı. Biraz daha yaklaştıklarında annesinin saçlarının aynen hatırladığı gibi olduğunu görebiliyordu. Yusuf’un kalbi daha hızlı atmaya başladı. Yusuf’un yaşadığı evin önüne geldiklerinde Yusuf, annesinin yüzünü görebilmek için cama vurmaya başladı. Yusuf annesinin yine göremeyeceğini düşünürken, annesi gülümseyerek başını çevirip Yusuf’a baktı. Yusuf donup kalmıştı. Annesinin saçları dalgalıydı, gözleri ise ela, tıpkı hatırladığı gibi. Elmacık kemikleri çıkık ve pembe yanaklıydı. Küçük bir burnu ile dolgun dudakları ve dudağının hemen kenarında küçük bir beni vardı. Başını çevirip yürümeye devam etti."

Yusuf ıslak gözlerini ovuşturarak, uyanır uyanmaz kalemi alıp yazmaya başladı. Bir daha unutmamak için annesiyle ilgili her detayı yazdı… Aç karnına sigara içmediği halde bir sigara yaktı ve sigaradan derin bir nefes çekti. Sonra pencerenin önünde gitti ve bir süre dışarıyı izledi… Zehra’nın annesine ne kadar çok benzediğini düşündü... Belki de Zehra’yı bu yüzden sevmişti. Bir süre daha sokağı izlemeye devam etti. Sokak, her gün biraz daha kalabalıklaşıyordu… Zehra’yı düşündü... Ardından, Zehra’yla evlendiklerine dair bir hikâye yazmaya karar verdi....

11 Ocak 2010 Pazartesi

Yalnız ve ıslak Pazar


Sessiz ve kasvetli bir Pazar öğleden sonrasıydı. Kasvet İstanbul’da mı yoksa evin içinde mi kestiremiyordum.  Ne televizyonu açmak nede dışarı çıkıp dolaşmak gibi bir niyetim vardı. Böylesi durumlarda benim için yapılacak olan en gereksiz şey kitap okumaktı ve ben de öyle yapacaktım. Bu sayede belki biraz uykuya da dalabilirdim.


Kitapları karıştırınca, birkaç hafta önce yine böyle bir Pazar günü aldığım ama yazarı ve konusu hakkında herhangi bir fikrim olmayan “Ted Dekker’in Oyun” isimli kitabını okumaya karar verdim. Böyle bir günde kitap okumak için en uygun yer, genellikle televizyon izlerken sızıp kaldığım koltuktu. Koltuğa uzandığımda, koltuğun kırmızı kadifesine sinmiş sigara kokusunu alabiliyordum. En huzurlu olduğum yerdi orası. Bir sigara daha yaktım, bu sırada kül tablasını düşürdüm. Yere düşen izmarit ve külleri temizlemek için uğraşmayıp kitabı okumaya başladım. Kitabın ilk sayfası geçtiğinde, sigaranın külünü kırmızılı çizgili kazağıma düşürdüm. Üzerime düşen külleri yere silkelerken kazağımdaki kırmızı çizgilerin, koltuktaki çizgilerle aynı hizada olmadığını görüp rahatsızlık hissettim. Koltuğun üzerinde biraz kayarak çizgilerin aynı hizada durmasını sağladım. Halbuki herhangi bir simetri hastalığım falan da yoktu. Kitabın 92. sayfasına geldiğimde dördüncü sigaramı yaktım. Kitabın bu sayfalarının çok sıkıcı olduğunu düşünerek, sayfaları atlayıp 102. sayfadan devam etmeye karar verdim. 165. sayfaya geldiğinde çişimi 12 sayfadır tuttuğumu fark edip birkaç sayfa daha idare edebileceğimi düşündüm. 172. sayfada ise iyice uykum gelmişti.




Bir ara uykuya dalmış olsam gerek ki kendime geldiğimde 186. sayfada olduğumu gördüm. Daha fazla tutamayacağımı anlayıp çişimi yapmaya karar verdim. Ayağa kalktığımda havanın iyice karardığını ama bu karanlıkta hala nasıl kitap okuyabildiğimi çözemedim. Camdan dışarı baktığımda kuvvetli bir fırtına başlamıştı. Işığı yakmayı denedim ama fırtına ile beraber elektrikler de kesilmişti. Olduğum odanın dışından bazı sesler duysam da onun aslında dışarıdaki fırtınadan kaynaklandığından emindim. Masanın üzerinden çakmağı aldım ama sigara paketini bulamadım. Eğilip koltuğun altına baktığımda paketi oraya düşürdüğümü gördüm. Elimi uzatıp paketi alırken, oturma odasının kapısında bir çift ayak görüp korkuyla kafamı koltuğa çarparak geriye doğru düştüm. Tekrar kapıya doğru baktım ama kimse yoktu. Aslında o ayakları, dışarıdan gelen ışığın oluşturduğu gölge olduğunu düşününce rahatladım. Bir sigara daha yaktım. Cama baktım ama orda gölge yaratacak bir ışık yoktu. Zaten sabit cisimlerin gölgeleri de hareket etmezlerdi. Çişimi o kadar tuttuğum için mi yoksa şu an ki korkudan mı bilmesem de iyice sıkışmıştım ve altıma işemek üzereydim. Öleceksem de altım kuru olmalı diyip çişimi yapmaya karar verdim. Çakmağı yakarak tuvalete doğru hızlı ve dikkatli adımlarla gittim. Tüm odaların kapısı kapalıydı. Bu tehlikeyi azaltıyordu. Banyonun kapısını kilitleyip çişimi yaptım. Her ihtimale karşı bir süre daha tuvalette bekledim. Bu sırada odalardan birinin kapısı açıldı. Evin dış kapısına en uzak yerdeydim. Üstelik banyoda diş fırçasından başka kendimi koruyabileceğim bir şey de yoktu. Diş fırçasının sapını çapraz ve ucu sivri olacak şekilde kırdım. Banyonun kapısını yavaşça açıp etrafı kolaçan ettim. Görünürde kimse yoktu. Aslında her şeyin fırtınanın sesinden ve gölgelerden oluşmuş olabileceğini düşünüp kendimi biraz rahatlattım. Çakmağın ışığıyla banyodan çıkıp birkaç adım atar atmaz odalardan birinin kapısının açık olduğunu fark edip korkuyla panikledim. Tekrar banyoya koşup kendimi oraya kilitledim. Korkudan nefes nefese kalmıştım. Banyo kapısına yaslanıp diğer taraftan gelen herhangi bir ses var mı dinlemeye çalıştım ama kendi nefes alışımdan bir türlü duyamıyordum. Nefesimi tutup kulağımı tekrar kapıya yasladım. Kapının diğer tarafında başka birinin nefes alışını duyduğumda korkuyla kendimi geriye attım ve klozetin üzerine düştüm. Üstelik Elimdeki diş fırçasını da kırmıştım. Klozetin üzerinden daha kalkmadan “kim var orada?” diye bağırdım. Cevap vermedi ama nefes alışını duyabiliyordum. Tekrar “kimsin sen?” diye kızgın bir sesle bağırarak sorsam da yine ses gelmedi. Hırsız olduğunu düşünüp “ne istiyorsan al siktir git evimden” diye tekrar bağırdım. Hala ses gelmiyordu. Kulağımı tekrar kapıya dayayıp dinleyecekken aklıma “The Shinning” geldi ve vazgeçtim. Nefesimi tutup sesleri dinlemeye çalıştığımda artık onun nefes alışlarını da duyamıyordum. Gitmiş olabileceğini düşünüp ya da öyle umup yavaşça banyonun kapısını açtım. Onu duyabilmek için nefes dahi almıyordum. Başımı tekrar banyo kapısından uzatıp etrafı kolaçan ettim. Kapıları kontrol ettiğimde hepsinin kapalı olduğunu gördüm. Yavaşça banyodan çıktım. İlk birkaç yavaş adımdan sonra mutfağa koştum. Bulabildiğim en büyük bıçağı aldım. Kendi kendime “şimdi gel orospu çocuğu” diyerek tüm odaları kontrol etmek için tekrar mutfaktan çıktım. Kontrol ettiğim her odayı tekrar kilitleyerek bir sonrakine geçtim. Tüm odalar boştu. Salona geçtim, burayı da iyice kontrol ettim ama burada da kimse yoktu. Ben banyodayken gitmiş olmalıydı çünkü orada olduğuna emindim. Laptop ve cep telefonum masanın üzerinde durduğuna göre hırsız da değildi. Belki de görmemişti. Her ne olmuşsa çok korkmuştum. Sigara kokulu, kırmızı kadife kaplı koltuğuma tekrar oturdum. Bir sigara yaktım. Ne yapacağıma sigaramı içip biraz kendime geldikten sonra düşünmeye karar verdim. Kazağımın çizgileri, yine koltuğun çizgilerine eşit olacak şekilde uzandım. Sigaramdan derin bir nefes çektim. Sigaranın ateşi o karanlıkta fener gibi yanıyordu. Banyoyu ben çıktıktan sonra tekrar kontrol etmediğim aklıma geldiğinde sigaranın son derin nefesini çekiyordum. Sigaranın ışığıyla beraber başucumda duran adamı gördüm. O an gördüğüm son şey elindeki baltayı kafama indirdiğiydi.


Gözlerimi açtığımda korkuyla yataktan fırlayıp ışığı yaktım. Elektrik vardı. Derin bir nefes alıp tekrar koltuğa oturdum. Su içerken dökmüş olsam gerek ki oturduğum yer ıslaktı. Biraz daha kenara kayıp koltuğun ucuna oturdum. Bir sigara yaktım. Yere düşürdüğüm kitabı aldım. Kitabın kapağına baktığımda rüyama giren katilin resmini gördüm. Ayraç koymak için okurken nerde kaldığımı hatırlamaya çalışsam da son sayfaları yarı uykulu okuduğum için yerimi kestiremedim. Bende yuvarlak hesap yapıp ayracı 200. sayfaya koydum. Yüzümü ovuşturup gördüğüm rüyayı hatırlamak maksadıyla tekrar düşündüm ve etkisinden kurtulmaya çalıştım. - Çişim gelmişti, adamın sesini duymuştum,  ayağını görmüştüm, banyoya gidip çişimi yapmıştım, adam dışarıdaydı, yine sesini duymuştum kendimi banyoya kilitle…! Çişim vardı, çişimi yapmıştım, çiş! Islak koltuk! Amına koyim!


31 Aralık 2009 Perşembe

Hani hep derler ya "gerçek bir hikayeden esinlenilmiştir" diye, işte ondan


Havada yoğun bir sis ve nem kokusu vardı. Bir yandan Yusuf’u deniz tutuyordu,  bir yandan da Yusuf gaz lambasının ışığı altında kesesindeki madalyaları çıkarıp tek tek siliyordu. Onları eline alıp tekrar tekrar silmek hem hoşuna gidiyor hem de midesinin bulanmasını az da olsa ona unutturuyordu. Başucunda duran sudan bir yudum alıp elinin tersiyle pala bıyıklarını sildi. Kafasını uzatıp camdan dışarı baktığında sisten başka bir şey göremeyince tekrar yatağına uzandı ve kendine bir sigara yaktı. Günlerce sürecek yolculuğun ardından koca okyanusu aşıp ülkesine döndüğünde onu nasıl karşılayacaklarını düşledi. Yusuf’a öylesine tezahürat edeceklerdi ki 140 kg.luk iri cüssesine bakmadan onu omuzlarına alacaklardı. Bu düşle beraber Yusuf uykuya daldı. Rüyasında memleketine döndüğünde daha gemiden inmeden ona tezahürat yapan insanları duyuyordu. Bu düşünce, Yusuf’u rüyasında bile keyiflendirmişti. Her keyiflendiğinde yaptığı gibi uykusunda da o pala bıyıklarını iri kalın parmaklarıyla sıvazladı. Yusuf’un ağır uykusu ve horlaması gemiden gelen ilk çığlıkları duymasına engel oldu. Aslında Yusuf, tüm sesleri duyuyor ama kendini hâlâ o güzel rüyada sandığı için kulak asmıyordu. Dışarıda giderek artan seslere aldırış etmeden uykusuna devam ederken kulakları delercesine çalan İrlanda bandıralı Crmartyshire şilebinin sireniyle bir anda yattığı yerde o iri gözlerini faltaşı gibi açılmış, daha kendine gelip yatağından kalkamadan şilep Yusuf’un da içinde bulunduğu 721 yolculu Fransız bandıralı La Bourgogne transatlantiğine çarpmıştı. Yusuf yataktan yere düşse de çevik bir hareketle tekrar ayağa fırlayıp kamarasından dışarı âdeta sıçramıştı. Yolcuların büyük bölümü çoktan geminin güvertesine çıkmış, birbirilerini ezmeye başlamıştı bile. Geminin tayfaları insanları sakinleştirmekte ve ezilmelerini engellemekte zorlanınca bellerindeki silahları çıkarıp havaya ateş açmak zorunda kaldı. Silahlardan çıkan patlama sesleri yolcuları bir nebze olsun sakinleştirdi. Bunu fırsat bilen tayfalar filikalara binmeleri için yolcuları bir yandan sıraya sokuyor bir yandan da yeterince filikaları olduğunu söyleyip sakinleştirmeye çalışıyordu. Yusuf, güverteyi kontrol ettiğinde yolcu sayısına göre gerçekten de yeterince filika olduğunu gördü. Bir an olsun rahatlamakla birlikte aklına ilk gelen şey filikada onu feci şekilde deniz tutacağıydı.


Yolcular düzgün bir şekilde sıraya geçip hızla filikalara bindirilirken kadın yolculardan biri elinden tuttuğu çocuğuyla insanları geçip filikaya binmeye çalışıyordu. Ama ön sıradaki yolcular onu engelliyordu. Kadın, çocuğunun elinden tutmuş inatla filikaya binmeye çalışırken oluşan arbede sırasında tayfalardan biri silahıyla kadını göğsünden vurdu. Karısının vurulduğunu gören adam can havli ile karısının ve çocuğunun yanına doğru koşarken aynı tayfa adamın kendisine saldırdığını düşünüp paniğe kapılarak adama ateş ederek adamı oracıkta öldürdü. Yolcular korkuyla tekrar yerlerine geçip tek sıra hâlinde filikalara binmeye devam ettiler. Yusuf koşarak kamarasına geri döndü. Yatağının altındaki altın kemerini beline bağlayıp yastığın altındaki altın madalyalarla dolu keseyi de altın kemerine bağladıktan sonra tekrar güverteye koştu. Yolcuların neredeyse tamamının filikalara bindiğini ve tayfalar için son filikanın hazırlandığını gördü. Tayfalar Yusuf’a çabuk olmasını işaret ederken Yusuf bir şey unuttuğunu fark edip koşarak kamarasına döndü. Kamarasındaki masanın üzerinden gazete sayfalarını alıp tekrar güverteye koştu. Güverteye geldiğinde gemide ne filikalar kalmıştı ne de kendinden başka kimse.


..........Yusuf, 1857 yılında şu an Bulgaristan sınırları içerisinde olan Karalar köyünde doğdu. Daha çocukluğunda iri gövdesi ile güreşe müsait bir yapısı vardı. Çocuk yaşta Kel İsmail Pehlivan’ın çırağı olarak yetiştirildi. Gençlik yıllarında gerek kabiliyeti gerekse cüssesi ile antrenman için bile güreşecek yaşıt bulamaz, yaşça kendinden büyük insanlarla güreşirdi. Yaptığı güreşlerde rakip tanımadan kısa sürede herkesi tuş ederdi. Sonunda 26 yaşındayken gelmiş geçmiş en büyük güreşçilerden olan Kırkpınar başpehlivanı Aliço’nun karşısına çıktı. Saatlerce süren güreş sonrası iki güreşçi bir türlü yenişemedi. Aliço, “Bu meydan bundan sonra senindir artık. Senin gibi bir pehlivan ortaya çıktıktan sonra gözüm arkada kalmadan ayrılacağım buralardan” diyerek başpehlivanlığı Yusuf’a vermiş, Yusuf da bu ünvanı ölene kadar bırakmamış, dönemin en iyi güreşçileri bile Yusuf’un üstünlüğünü kabul etmişti.


Bu dönemlerde filozof Rıza Tevfik tarafından Yusuf’a “Koca” ünvanı verildi. Yusuf bir efsane olup artık Koca Yusuf olarak hatırlanacaktı. Koca Yusuf’un yaptığı yüzlerce güreşte namı ülkenin her yerine yayılmış en sonunda Fransız bir sirk cambazının dikkatini çekerek güreştirilmek için Fransa’ya götürülmüştü. Fransa’da yaptığı sayısız güreşte saniyeler içinde rakiplerini tuş etmiş, dünya şampiyonu ile yaptığı güreşi ise sadece 4 saniyede kazanarak herkesi hayretler içerisinde bırakmış, namı artık tüm dünyaya hızla yayılmaya başlamıştı. Karşısına çıkacak rakip bulunamayınca Koca Yusuf un karşısına peş peşe iki güreşçi çıkarılır,  Koca Yusuf dakikalar içerisinde rakiplerini yenince bu sefer Koca Yusuf’un karşısında 20 dakika dayanabilene büyük paralar vaat edilir oldu. Tüm bunlara rağmen Koca Yusuf’u kimse yenemiyor, bu şartlarda dahi karşısına rakip çıkmıyordu. Bu yüzden 1898 yılında Koca Yusuf güreşmek için Amerika’ya gitti, Amerika macerası da böyle başladı.


Koca Yusuf’un namı Amerika’ya kendinden önce gitmişti. Amerika’da bile kendine rakip çıkmıyor, Koca Yusuf’un meydan okumasına ise kimse karşılık vermiyordu. Amerikan gazeteleri ise Koca Yusuf’la röportajlar yapıyor, Koca Yusuf’un meydan okumasına cevap vermeyen güreşçileri alaya alıyordu. Amerikalılar, Koca Yusuf’tan "Güreş âleminin İskender'i, Napolyon'u” diye söz ediyorlardı. Tıpkı Fransa macerasından olduğu gibi güreşecek rakip bulmakta zorlanan Koca Yusuf’un karşısına çıkarılan Amerika’nın en ünlü güreşçileri, en iri insanları saniyeler içerisinde tuş olup kalıyordu. Koca Yusuf’un karşısına rakip çıkarmak için sürekli kuralları Koca Yusuf’un aleyhine değiştiriyorlardı. Her şeye rağmen Koca Yusuf’un sırtını yere getirecek bir güreşçi karşısına çıkmıyordu. Koca Yusuf’un Amerika'daki en meşhur güreşi John F.Mc.Cormick ile yaptığı güreşti. Anlaşmaya göre Koca Yusuf Mc.Cormick'i bir saat içerisinde üç defa tuş yapacak, yapamadığı takdirde mağlup sayılacaktı. Buna rağmen güreş sadece 7 dakika sürmüştü. Vatanından uzakta geçirdiği bunca süre içerisinde 800’e yakın madalya kazanan Koca Yusuf, artık iyice ülkesini ve ailesini özlemişti, geri dönmek istiyordu. Koca Yusuf sonunda 21 Mayıs 1898'de New York'tan Fransız bandıralı da Bourgogne Transatlantiği'ne binerek ülkesine doğru yola çıktı..........


Koca Yusuf kamarasında bir şey unuttuğunu fark edip koşarak kamarasına döndü. Kamarasındaki masanın üzerinden kendi hakkında yazılmış olan gazete küpürlerini ve resimleri kocaman eliyle avuçlayıp tekrar hızla güverteye koştu. Tayfaların son filikalarla Koca Yusuf’u beklemeyip denize indiğini gördü. Geminin kenarında koşturarak gemiden son ayrılan filikayı aradı. Tayfaların bindiği son filika henüz denize inmiş, tayfalar halatları kesip kürek çekmeye başlamışlardı. Geminin kenarlıklarına çıkarak filikaya doğru suya atladı. Koca Yusuf’un suya atlamasıyla iri gövdesinin sıçrattığı sular filikadaki tayfaların neredeyse tamamını sırılsıklam yapmıştı. Koca Yusuf’un filikaya binmek için kendilerine doğru yüzdüğünü gören tayfalar Koca Yusuf’un iri gövdesiyle kendilerini batıracağını düşünerek telaşa kapılıp hızla kürek çekmeye başladılar. Koca Yusuf hızla birkaç kulaç atıp can havli ile filikanın kenarına tutunup adeta mengene gibi yapıştı. Koca Yusuf filikaya binmeye çalıştıkça filika yan yatıyordu. Tayfalar iyice paniğe kapılıp Koca Yusuf’un filikaya çıkmasını engellemek için ellerindeki küreklerle Koca Yusuf’un başına ve filikaya tutunan ellerine vurmaya başladılarsa da Koca Yusuf’un mengene gibi yapışmış ellerini filikadan ayıramadılar. Tayfalar bir yandan Koca Yusuf’a kürek darbeleri indirip bir yanda da Koca Yusuf’un parmaklarını filikadan ayırıp onu denize atmaya çabalıyorsa da Koca Yusuf’un tek bir parmağını dahi oynatamadılar. Aldığı onca darbeden sonra kanlar içinde kalan Koca Yusuf’un kanlı yüzünü gören tayfalardan biri iyice korkarak halat kesmek için kullanılan baltayı alarak Koca Yusuf’un bileklerine ardı ardına defalarca indirmeye başladı. Koca Yusuf’un filikaya mengene gibi yapışmış ellerini, ancak bileklerinden keserek ayırabildiler filikadan. Bilekleri kopan Koca Yusuf, denize düştü, boğulmamak için suda çırpınmaya başladı. Ama beline taktığı altın kemerin ağırlığıyla suyun üzerinde duramıyordu. Kemeri çıkarmaya çalıştıysa da kesilen bilekleri yüzünden başaramadı. Tayfalar hızla kürek çekip uzaklaşırken Koca Yusuf’un artık dermanı kalmamış, gücü tamamen tükenmişti. Gücü biten Koca Yusuf sonunda okyanusun soğuk mavi sularına batıp kayboldu.


Koca Yusuf hiçbir zaman evine dönemediği gibi onun hiçbir zaman mezarı da olmadı. Bir rivayete göre Koca Yusuf’un bedeni Azor adaları sahilinde bir rahip tarafından bulunmuş ve bir kilisenin bahçesine gömülmüştür. Ama dünyaya nam salan adı ve gazetelerin arşivleri onun unutulmasına izin vermemiştir. O “dünyanın sırtını yere getiren adam”dır.












24 Aralık 2009 Perşembe

Kaldırım faresi





Soğuk bir kaldırıma oturmuş siyah renkli converselerime bakarken, ayakkabının kırmızı çizgilerinin yamuk olduğunu ilk o zaman fark etmiştim. Bir simetri hastalığım yoktu ama bu yamukluktan dolayı converse e sağlam bir küfürü de esirgemedim. Kaldırıma oturmaktan götüm donmuş ama İstiklal caddesinde gidebilecek çok yer olduğu halde bir kaldırma oturup insanları izlemekten her zaman daha büyük bir keyif alıyordum. Gelip geçen insanların yüzlerinden, mimiklerinden, kalabalık içerisindeki yürüyüşlerinden kendi kendime onların hayatlarına dair küçük tahminlerde bulunmayı severdim. Bu esnada çoğu zaman bir sokak çalgıcısı gelir onu dinler, yada bir şarapçı gelir dert anlatırdı. Ama alem göt olmuş bir kere kimi dinlesem ardından para isterdi. Bu yüzden artık Ipod u kullanmaya karar vermiştim İstiklal’de otururken. Bu sırada Ipod da “Urge Overkill” çalıyordu. Şarkı “Girl you’ll be a woman soon”. Süre 3dk 41sn.

Aynı anda hızlı adımlarla başı önde, esmer, siyah deri montlu bir kadın geçti önümden. Ipod un sesini kıstım. Siyah çivi topuklu çizmesinden çıkan ses caddeden geçen diğer insanların uğultusunu adeta bastırıyordu. Hemen köşedeki taksiye binip mümkün olduğunca çabuk Beyoğlundan uzaklaşacaktı… Esmer kadın, benim olduğum kaldırımın yaklaşık 500 mt uzağında bulunan Alkazar sinemasının hizasındaki bir arka sokakta metruk görünümlü binanın 6.katından çıkmıştı. Binanın o katı tamamen çiş ve izmarit kokuyordu. Kapının altındaki aralıktan sızan ışıkta, dairenin içinden binaya doğru yayılan sigara dumanı açıkça görülüyordu. Evin içi sigara ve içilen otun dumanı ile kaplıydı. Banyoda bir erkek başka bir kadının başını küvete sokup ayıltmaya çalışıyor, mutfakta ikisi kirli sakallı 3 erkek fısıldaşarak bir şeyler konuşuyor bir yandan da ellerinde serum lastiği, ocağın başında ellerindeki kaşığı ısıtıyorlardı. İçeride üçlü kanepede oturan 3 kadından 2 si konuşurken kahkaha atıyor kanepenin en solunda oturan kızıl saçlı kadın ise rahatsız ve diğerleri ile ilgilenmeden dirseğini kanepeye yaslamış, eli alnında yerdeki yırtık halının desenlerine dalmıştı. Odanın diğer tarafındaki koltuğun en ucunda ise başka bir kadın oturuyor ve yanında ona sokulmuş sıkıştırmaya çalışan bir adam duruyordu. Belli ki kadın adamdan uzaklaşmak için koltuğun ucuna kadar gelmiş ama adam onu sıkıştırmaktan vazgeçmemşti. Kadın istemese de ona açıkça hayır diyemiyordu. Evin yatak odasında pis bir yatağın üzerinde eteği yukarı kadar sıyrılmış boylu boyunca yatan bir kadın masanın üzerinde duran vazoyu inceliyor, başka bir adamsa pantolonunu paçalarına kadar indirmiş onun üzerinde işini bitirmeye çalışıyordu. Evin kalan tek odasından esmer, siyah deri montlu kadın koşar adım kapıya doğru gitmeye çalışırken peşinden gelen adam ona bozuk şivesi ve tehditkar gülümsemesi ile kolundan tutup bir şeyler söylüyordu. Kadın istenmeyen adımlarla kolundan tutan adamın arkasından tekrar odaya gitti. İçeriden fısıltı olarak gelen rica minnet ve yarı ağıt seslerinin kesilmesiyle odadan bu sefer yırtık bir çorapla , üzeri ve saçları dağınık halde çıkıp kapıya gitti. Kadın evden ayrılıp merdivenden inerken üçlü kanepedeki kızıl saçlı kadın halının çizgilerini izlerken, evden çıkan kadının ayak seslerinden merdivenlerin basamaklarını sayıyordu.

Halbuki esmer kadın üzerindeki siyah deri montunu Merterden iyi bir fiyata, ayağındaki çivi topuklu çizmesini artık ona ait olmayan sevgilisi, şimdi yırtık olan çorabı ise Beyoğlu’ndan sırf o çizmeye uysun diye kendisi almıştı. Üçlü kanepenin solunda oturan kızıl saçlı kadın ise onun çok eski olmayan okul arkadaşıydı. Aslında kızıl saçlı kadın okulu hiç bitirememiş, ama arada sırada esmer kadın ve arkadaşlarına bulduğu otlarla birlikte iyi vakit geçirip sıkı dost olmuşlardı. Sevgilisi ile ilk ayrılık çanların çalması da bu dönemlere denk gelmişti. Esmer kadın okul bitirdikten sonra diğer arkadaşı gibi ailesinin yanına dönmeyip İstanbul’da kalmış, para kazanmayı deneseler de istikrarlı bir iş bulamayıp kısa süreler içerisinde sürekli farklı işlerde ve farklı pozisyonlarda çalışmışlardı. Yine de bu onlar için eve dönmekten daha kötü bir durum değildi. Zira öz abisinin sürekli tacizine uğramaktansa çalıştığı farklı işlerdeki patronlarının tacizlerine yada tacizkar bakışlarına maruz kalmayı yeğliyordu. Her şeye rağmen, insanların hep kendi kaderlerini çizebileceğine inanıyordu. Bunu abisinin ilk kez, kendisi daha 12 yaşındayken başlayan tacizleri sırasında öğrenmişti. Bu tacizlerin o daha küçük yaşlardayken başlamış olabileceği ama onun henüz 12 yaşlarında farkına varmış olabileceği de olasıydı. Sonuçta hayat kimine göre acımasız kimine göre ise daha fazla acımasızdı…

Converse in yamuk olan kırmızı çizgisini tırnaklarımla sökerken siyah deri montlu kadının arkasından onu izlemeye devam ettim. Hızlı adımlarla köşede bekleyen taksiye binip mümkün olduğunca çabuk taksimden uzaklaşacağını düşünürken taksiden inen cool görünümlü bir adama sarılıp öpüştü. Converse den sonra Müge Anlı’ya da ilk küfür ettiğim gündü o gün. Her şeyin o sabah işe gitmeyip evde “Müge Anlıyla tatlı sert”i izlememden kaynaklandığına hiç şüphe yoktu. Şimdiye dek hiç böyle saçma bir hayat hikayesi de uydurmamıştım yoldan geçen birine. A.q. Müge. Sonra tekrar düşündüm; sadece bir sabah Müge Anlı yı izleyip böyle bir senaryo uydurdum, her sabah bu programı izleyen ebeveynler kendi çocukları için ne senaryolar kuruyordu acaba? Daha sonra Müge Anlı’nın da, onu izleyenlerinde psikopat olduğuna karar verim. Ve anladım ki alem psikopat olmuş.

Converse in kırmızı çizgilerini yırtıp ayakkabıyı mundar etmiştim. Sonra diğerine baktım, birinde kırmızı çizgiler varken diğerinde artık o çizgiler yoktu. Simetri hastalığım da yoktu ama birinde yoksa öbüründe de olmamalıydı o kırmızı çizgiler. Bu sırada Ipod da “System of a down” çalıyordu. Şarkı “Lonely Day”. Süre 2dk 47sn. Ayakkabının diğer tekindeki çizgileri sökerken elinde baston ağır adımlarla yaşlı bir kadın geçiyordu. Belli ki eski Beyoğlu kadınlarındandı… Kadın Galatasaray lisesinin arkalarında eski ama güzel bir binada yalnız yaşıyordu. Halbuki genç kızlık yıllarında oldukça kalabalık bir aile olarak yaşarlardı aynı evde. Ta ki evin bahçıvanı onu, o kümeste tavukları beslerken kıstırana kadar………..
Related Posts with Thumbnails