9 Şubat 2010 Salı

Sonu gelmeyen bir hikaye




Yusuf’un kirli sakalları ve asık suratı onu, 30 lu yaşların başında olmasına rağmen daha yaşlı gösteriyordu. İri burnu, büyük gözleri ve küçük kulakları vardı. Zayıflıktan yanakları çökmüş, yüzündeki elmacık kemikleri iyice belirginleşmişti. Bir süredir düzenli uyku uyuyamıyor, işten artan vaktinin birçoğunu da yazarak geçiriyordu. Bununla birlikte muazzam bir hayal gücüne sahipti. Öyle ki, yazarken adeta yazdığı o hikâyenin içinde yaşıyordu.

Yusuf, orta büyüklükteki bir şirkette makul bir maaşla depo sorumlusu olarak çalışıyordu. Yusuf’un babası da aynı şirkette depo sorumlusu olarak çalışmış, çalıştığı sırada talihsiz bir kaza sonucu ölmüştü. Bu kaza sonrası çalıştığı şirket Yusuf’a şu an oturmakta olduğu evi almış ve babasının ölümüyle okulu bırakmak zorunda kalan Yusuf’u depo sorumlusu olarak işe almıştı. Tüm bunlar karşılığında da Yusuf şirkete karşı davacı olmamıştı. Şu an hiç sevmediği bir işi yapıyor ve oldukça boktan bir evde yalnız bir şekilde yaşamını sürdürüyordu. İşin daha vahim tarafı, çalıştığı şirket Yusuf’u orda istemiyor, kovamadıkları için de Yusuf’un istifa etmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ancak Yusuf öylesine kendi içine kapanmıştı ve her şeyi kabullenmişti ki istenmediğinin farkında bile değildi.

Yusuf’un annesi ise o daha çocukken abisiyle birlikte bir trafik kazasında ölmüştü. Annesi ve abisi öldükten sonra Yusuf uzun bir süre kimseyle konuşmamıştı. Babası, Yusuf’un bu sessizliği aylar boyu sürünce çareyi, annesini ve abisini artık unutması gerektiğini düşünerek onlara ait ne varsa, başta resimleri olmak üzere tek tek toplayıp atmakta bulmuştu. Bu yüzden geride, Yusuf’un annesini ve abisini hatırlatacak hiçbir şey kalmamıştı.

Yusuf, abisini hemen hemen hiç hatırlamıyordu. Hatırladığı en belirgin şey çok fazla kavga ettikleriydi. Annesini ise abisine göre biraz daha net hatırlıyordu. Kumral, dalgalı saçlı ve yanlış hatırlamıyorsa ela gözlüydü. En azından annesinin renkli gözlü olduğuna emindi. Ne yazık ki tamamını hatırlayamadığı için annesinin yüzünü hayallerinde bir türlü birleştiremiyor, hep belli belirsiz bir sima olarak görüyordu. Babası, tüm eşyaları atmasına rağmen yine de uzunca bir süre kimseyle konuşmamıştı Yusuf. Hala da tam olarak birileriyle konuştuğu söylenemezdi zaten.

Yusuf’un bütün arkadaşları, aynı şirkette çalışan birkaç kişiden oluşuyordu. Arkadaşları genellikle maaş sonrası Yusuf’a bira ısmarlatırlar, geri ödemeyecekleri borçlar alırlardı. Yusuf yinede onlarla iyi vakit geçirdiğini düşündüğü için bu durumdan pek rahatsız değildi. Zaten Yusuf’un ev ve işyerinden başka vakit geçirdiği tek zamanlardı bunlar ve bozmak istemiyordu… Aynı iş yerinde muhasebeci olarak çalışan Zehra vardı birde. Zehra işe başladıktan sonra Yusuf, annesini rüyalarında nedense daha sık görmeye başlamıştı. Zehra kumral, dalgalı saçlı, ela gözlü bir kızdı. Elmacık kemikleri çıkık ve pembe yanaklıydı. Küçük bir burnu ile dolgun dudakları ve dudağının hemen kenarında da küçük bir beni vardı. Ne zaman muhasebeye gittiğinde Zehra ona gülümsese, o gece mutlaka ağlardı Yusuf. 

Günlerden Cumaydı. Yusuf’un en sevdiği gündü Cuma. Önünde koca bir hafta sonu vardı. Yaptığı iş çok yorucu olmasa da, Yusuf o gün fazladan yorulmuştu. Eşek ölüsü gibi ağır düzinelerce kasayı tek tek taşıyıp dizmişti. Hem de iki kere… Aslında ilk seferinde işini bitirmesine rağmen, dizdiği kasalardan bir tanesini diğerlerine göre ters koyduğunu, işini bitirdikten sonra farketmişti. Bunun bir önemi olmasa da düzinelerce kasayı tekrar indirmiş, ters koyduğu kasayı düzelttikten sonra hepsini yeniden dizmişti. Hâlbuki bir simetri hastalığı falan da yoktu. Bu çalışma onu ne kadar yorsa da işin bitiminde yaptığı dizimden oldukça memnun kalmıştı.

Tüm o yorucu iş gününün ardından evine gelir gelmez televizyonun karşısına oturdu. Arada bir şeyler atıştırarak bir süre televizyon izledi. Televizyon izlerken uykuya daldı. Rüyasında yüzünü tam olarak hatırlayamadığı annesini gördü. Yüzünü yine tamamlayamamıştı. Uyanıp ayaklarını sürüyerek mutfağa gitti. Tezgâhın üzerinde duran kuru ekmekten bir parça alıp, bir bardak su ile tekrar salona döndü. Salonun köşesinedeki masasına oturdu. Masanın üzerinde her biri başka bir hikâyeye ait ama her birinin kahramanı aynı olan sayfalarca yazı vardı. Tüm hikâyelerin kahramanı ise yine Yusuf’un kendisiydi. Bu yüzden zaman zaman kendisini “Don Kişot” gibi hissediyor ve bu düşünce onu rahatsız ediyordu... Bazen çocukluğunu yeniden yazıyor, bazense içerisinde Zehra’nın olduğu bir aşk hikâyesi yazıyordu. Hikâyelerinin bir başka özelliği ise, hepsinin gerçek hayatı ile başlayıp hep farklı bir şekilde bitmesiydi. Yazarken ya da yazdıklarını okurken kendisini öyle kaptırıyordu ki, sanki hikâyenin içinde yaşıyordu. Kendisini “Don Kişot” gibi hissetmesi de bu yüzdendi… Zaten Yusuf’un yazmaktaki asıl amacı da buydu.

Biraz düşündükten sonra hangi hikâyenin devamını yazmak istediğine karar verdi. Yazacağı hikâyeye ait sayfaları ayırıp ucunu bıçakla açtığı kurşun kalemi aldı. Kalemin arkasını sürekli çiğnediği için ezilmişti. Yazdığı hikâyeye şöyle bir göz gezdirdikten sonra hikâyenin devamına nasıl başlayacağını düşündü. Kaleminin ucunu ağzına götürüp çiğnemeye başladı. Müzikle birlikte yazmak onun hep düşünmesini kolaylaştırdığı için kulaklığını takıp, müziği açtı. Çalan şarkı “Loreena McKennit-Marrakesh Night market”. Süre 6dk. 30 sn. Nasıl başlayacağına karar verip yazmaya başladı… Saatlerce yazdı... Biraz ara vermek için masanın üzerine kafasını koyup uykuya dalana kadar devam etti…
  
"Masanın üzerinde uyuduğu sırada dışarıdaki seslerin nereden geldiğine bakmak için perdeyi açtığında, evin önünde kırmızı plastik topla oynayan çocukları gördü. Çocuklardan biri kendisiydi. Ayağında, yaz olmasına rağmen kıştan kalma kırmızı plastik çizme, üzerinde annesinin ördüğü yeleği ve bir zamanlar abisinin giydiği, koyu yeşil pantolonu vardı. Yusuf, nadiren yeni kıyafetler giyerdi. Genellikle abisine küçük gelmeye başlayan kıyafetlerdi giydikleri… Diğer çocuk abisiydi. Üzerindeki yeleğin aynısından annesi ona da örmüştü. Kırmızı pantolonu ve çok yeni olmayan spor ayakkabıları vardı. Yusuf, abisinin o ayakkabılarla top oynamasına içten içe hep kızardı. Abisinden sonra o ayakkabıları kendisinin giyeceğini bildiği için çabuk eskimesinden endişeleniyordu. Öteki çocuk ise, şimdilerde çok özlediği ama adını hatırlayamadığı çocukluk arkadaşıydı. Karşı dairenin camında ise kumral, ela gözlü bir kız Yusuf’a bakıyordu. Yusuf, onun Zehra olduğunu, kendisine gülümsediği zaman anladı. Bu sırada sokağın başında pazar alışverişinden dönen kadınla adamı gördü. Adamın saçları ve bıyıkları beyaz, göbekli orta boylu, yürürken sallanan bir adamdı. Yanında ki kadını ise tam olarak seçemiyordu. Yanağını cama yapıştırıp daha dikkatli izlemeye başladı. Seçmekte ne kadar zorlansa da ilk görüşte tanımıştı annesi ile babasını. Birbirlerine bir şeyler anlatarak yürüyorlardı. Biraz daha yaklaştıklarında annesinin saçlarının aynen hatırladığı gibi olduğunu görebiliyordu. Yusuf’un kalbi daha hızlı atmaya başladı. Yusuf’un yaşadığı evin önüne geldiklerinde Yusuf, annesinin yüzünü görebilmek için cama vurmaya başladı. Yusuf annesinin yine göremeyeceğini düşünürken, annesi gülümseyerek başını çevirip Yusuf’a baktı. Yusuf donup kalmıştı. Annesinin saçları dalgalıydı, gözleri ise ela, tıpkı hatırladığı gibi. Elmacık kemikleri çıkık ve pembe yanaklıydı. Küçük bir burnu ile dolgun dudakları ve dudağının hemen kenarında küçük bir beni vardı. Başını çevirip yürümeye devam etti."

Yusuf ıslak gözlerini ovuşturarak, uyanır uyanmaz kalemi alıp yazmaya başladı. Bir daha unutmamak için annesiyle ilgili her detayı yazdı… Aç karnına sigara içmediği halde bir sigara yaktı ve sigaradan derin bir nefes çekti. Sonra pencerenin önünde gitti ve bir süre dışarıyı izledi… Zehra’nın annesine ne kadar çok benzediğini düşündü... Belki de Zehra’yı bu yüzden sevmişti. Bir süre daha sokağı izlemeye devam etti. Sokak, her gün biraz daha kalabalıklaşıyordu… Zehra’yı düşündü... Ardından, Zehra’yla evlendiklerine dair bir hikâye yazmaya karar verdi....

3 yorum:

sutlukahve dedi ki...

Bir çok şey geldi aklıma okuyunca yazıyı. Oturup biraz daha incelemk isterdim ama Yusuf'a en çok şunu sormak istedim:

'peki sen bir gün nasıl öleceksin, narziss, bir annen yok çünkü? annesiz bir insan nasıl sevebilir, annesiz nasıl ölebilir?'(herman hesse)

birfincankahveiçinbirpenny dedi ki...

Yusuf yazmaya deva ettği sürece yaşamını sürdürecekti. yine de eninde sonunda yalnız, mutsuz ama hazır bir şekilde ölecekti

Adsız dedi ki...

"Ne zaman muhasebeye gittiğinde Zehra ona gülümsese, o gece mutlaka ağlardı Yusuf"
Yusuf'u anlatan kelime bence buydu

Related Posts with Thumbnails