31 Aralık 2009 Perşembe

Hani hep derler ya "gerçek bir hikayeden esinlenilmiştir" diye, işte ondan


Havada yoğun bir sis ve nem kokusu vardı. Bir yandan Yusuf’u deniz tutuyordu,  bir yandan da Yusuf gaz lambasının ışığı altında kesesindeki madalyaları çıkarıp tek tek siliyordu. Onları eline alıp tekrar tekrar silmek hem hoşuna gidiyor hem de midesinin bulanmasını az da olsa ona unutturuyordu. Başucunda duran sudan bir yudum alıp elinin tersiyle pala bıyıklarını sildi. Kafasını uzatıp camdan dışarı baktığında sisten başka bir şey göremeyince tekrar yatağına uzandı ve kendine bir sigara yaktı. Günlerce sürecek yolculuğun ardından koca okyanusu aşıp ülkesine döndüğünde onu nasıl karşılayacaklarını düşledi. Yusuf’a öylesine tezahürat edeceklerdi ki 140 kg.luk iri cüssesine bakmadan onu omuzlarına alacaklardı. Bu düşle beraber Yusuf uykuya daldı. Rüyasında memleketine döndüğünde daha gemiden inmeden ona tezahürat yapan insanları duyuyordu. Bu düşünce, Yusuf’u rüyasında bile keyiflendirmişti. Her keyiflendiğinde yaptığı gibi uykusunda da o pala bıyıklarını iri kalın parmaklarıyla sıvazladı. Yusuf’un ağır uykusu ve horlaması gemiden gelen ilk çığlıkları duymasına engel oldu. Aslında Yusuf, tüm sesleri duyuyor ama kendini hâlâ o güzel rüyada sandığı için kulak asmıyordu. Dışarıda giderek artan seslere aldırış etmeden uykusuna devam ederken kulakları delercesine çalan İrlanda bandıralı Crmartyshire şilebinin sireniyle bir anda yattığı yerde o iri gözlerini faltaşı gibi açılmış, daha kendine gelip yatağından kalkamadan şilep Yusuf’un da içinde bulunduğu 721 yolculu Fransız bandıralı La Bourgogne transatlantiğine çarpmıştı. Yusuf yataktan yere düşse de çevik bir hareketle tekrar ayağa fırlayıp kamarasından dışarı âdeta sıçramıştı. Yolcuların büyük bölümü çoktan geminin güvertesine çıkmış, birbirilerini ezmeye başlamıştı bile. Geminin tayfaları insanları sakinleştirmekte ve ezilmelerini engellemekte zorlanınca bellerindeki silahları çıkarıp havaya ateş açmak zorunda kaldı. Silahlardan çıkan patlama sesleri yolcuları bir nebze olsun sakinleştirdi. Bunu fırsat bilen tayfalar filikalara binmeleri için yolcuları bir yandan sıraya sokuyor bir yandan da yeterince filikaları olduğunu söyleyip sakinleştirmeye çalışıyordu. Yusuf, güverteyi kontrol ettiğinde yolcu sayısına göre gerçekten de yeterince filika olduğunu gördü. Bir an olsun rahatlamakla birlikte aklına ilk gelen şey filikada onu feci şekilde deniz tutacağıydı.


Yolcular düzgün bir şekilde sıraya geçip hızla filikalara bindirilirken kadın yolculardan biri elinden tuttuğu çocuğuyla insanları geçip filikaya binmeye çalışıyordu. Ama ön sıradaki yolcular onu engelliyordu. Kadın, çocuğunun elinden tutmuş inatla filikaya binmeye çalışırken oluşan arbede sırasında tayfalardan biri silahıyla kadını göğsünden vurdu. Karısının vurulduğunu gören adam can havli ile karısının ve çocuğunun yanına doğru koşarken aynı tayfa adamın kendisine saldırdığını düşünüp paniğe kapılarak adama ateş ederek adamı oracıkta öldürdü. Yolcular korkuyla tekrar yerlerine geçip tek sıra hâlinde filikalara binmeye devam ettiler. Yusuf koşarak kamarasına geri döndü. Yatağının altındaki altın kemerini beline bağlayıp yastığın altındaki altın madalyalarla dolu keseyi de altın kemerine bağladıktan sonra tekrar güverteye koştu. Yolcuların neredeyse tamamının filikalara bindiğini ve tayfalar için son filikanın hazırlandığını gördü. Tayfalar Yusuf’a çabuk olmasını işaret ederken Yusuf bir şey unuttuğunu fark edip koşarak kamarasına döndü. Kamarasındaki masanın üzerinden gazete sayfalarını alıp tekrar güverteye koştu. Güverteye geldiğinde gemide ne filikalar kalmıştı ne de kendinden başka kimse.


..........Yusuf, 1857 yılında şu an Bulgaristan sınırları içerisinde olan Karalar köyünde doğdu. Daha çocukluğunda iri gövdesi ile güreşe müsait bir yapısı vardı. Çocuk yaşta Kel İsmail Pehlivan’ın çırağı olarak yetiştirildi. Gençlik yıllarında gerek kabiliyeti gerekse cüssesi ile antrenman için bile güreşecek yaşıt bulamaz, yaşça kendinden büyük insanlarla güreşirdi. Yaptığı güreşlerde rakip tanımadan kısa sürede herkesi tuş ederdi. Sonunda 26 yaşındayken gelmiş geçmiş en büyük güreşçilerden olan Kırkpınar başpehlivanı Aliço’nun karşısına çıktı. Saatlerce süren güreş sonrası iki güreşçi bir türlü yenişemedi. Aliço, “Bu meydan bundan sonra senindir artık. Senin gibi bir pehlivan ortaya çıktıktan sonra gözüm arkada kalmadan ayrılacağım buralardan” diyerek başpehlivanlığı Yusuf’a vermiş, Yusuf da bu ünvanı ölene kadar bırakmamış, dönemin en iyi güreşçileri bile Yusuf’un üstünlüğünü kabul etmişti.


Bu dönemlerde filozof Rıza Tevfik tarafından Yusuf’a “Koca” ünvanı verildi. Yusuf bir efsane olup artık Koca Yusuf olarak hatırlanacaktı. Koca Yusuf’un yaptığı yüzlerce güreşte namı ülkenin her yerine yayılmış en sonunda Fransız bir sirk cambazının dikkatini çekerek güreştirilmek için Fransa’ya götürülmüştü. Fransa’da yaptığı sayısız güreşte saniyeler içinde rakiplerini tuş etmiş, dünya şampiyonu ile yaptığı güreşi ise sadece 4 saniyede kazanarak herkesi hayretler içerisinde bırakmış, namı artık tüm dünyaya hızla yayılmaya başlamıştı. Karşısına çıkacak rakip bulunamayınca Koca Yusuf un karşısına peş peşe iki güreşçi çıkarılır,  Koca Yusuf dakikalar içerisinde rakiplerini yenince bu sefer Koca Yusuf’un karşısında 20 dakika dayanabilene büyük paralar vaat edilir oldu. Tüm bunlara rağmen Koca Yusuf’u kimse yenemiyor, bu şartlarda dahi karşısına rakip çıkmıyordu. Bu yüzden 1898 yılında Koca Yusuf güreşmek için Amerika’ya gitti, Amerika macerası da böyle başladı.


Koca Yusuf’un namı Amerika’ya kendinden önce gitmişti. Amerika’da bile kendine rakip çıkmıyor, Koca Yusuf’un meydan okumasına ise kimse karşılık vermiyordu. Amerikan gazeteleri ise Koca Yusuf’la röportajlar yapıyor, Koca Yusuf’un meydan okumasına cevap vermeyen güreşçileri alaya alıyordu. Amerikalılar, Koca Yusuf’tan "Güreş âleminin İskender'i, Napolyon'u” diye söz ediyorlardı. Tıpkı Fransa macerasından olduğu gibi güreşecek rakip bulmakta zorlanan Koca Yusuf’un karşısına çıkarılan Amerika’nın en ünlü güreşçileri, en iri insanları saniyeler içerisinde tuş olup kalıyordu. Koca Yusuf’un karşısına rakip çıkarmak için sürekli kuralları Koca Yusuf’un aleyhine değiştiriyorlardı. Her şeye rağmen Koca Yusuf’un sırtını yere getirecek bir güreşçi karşısına çıkmıyordu. Koca Yusuf’un Amerika'daki en meşhur güreşi John F.Mc.Cormick ile yaptığı güreşti. Anlaşmaya göre Koca Yusuf Mc.Cormick'i bir saat içerisinde üç defa tuş yapacak, yapamadığı takdirde mağlup sayılacaktı. Buna rağmen güreş sadece 7 dakika sürmüştü. Vatanından uzakta geçirdiği bunca süre içerisinde 800’e yakın madalya kazanan Koca Yusuf, artık iyice ülkesini ve ailesini özlemişti, geri dönmek istiyordu. Koca Yusuf sonunda 21 Mayıs 1898'de New York'tan Fransız bandıralı da Bourgogne Transatlantiği'ne binerek ülkesine doğru yola çıktı..........


Koca Yusuf kamarasında bir şey unuttuğunu fark edip koşarak kamarasına döndü. Kamarasındaki masanın üzerinden kendi hakkında yazılmış olan gazete küpürlerini ve resimleri kocaman eliyle avuçlayıp tekrar hızla güverteye koştu. Tayfaların son filikalarla Koca Yusuf’u beklemeyip denize indiğini gördü. Geminin kenarında koşturarak gemiden son ayrılan filikayı aradı. Tayfaların bindiği son filika henüz denize inmiş, tayfalar halatları kesip kürek çekmeye başlamışlardı. Geminin kenarlıklarına çıkarak filikaya doğru suya atladı. Koca Yusuf’un suya atlamasıyla iri gövdesinin sıçrattığı sular filikadaki tayfaların neredeyse tamamını sırılsıklam yapmıştı. Koca Yusuf’un filikaya binmek için kendilerine doğru yüzdüğünü gören tayfalar Koca Yusuf’un iri gövdesiyle kendilerini batıracağını düşünerek telaşa kapılıp hızla kürek çekmeye başladılar. Koca Yusuf hızla birkaç kulaç atıp can havli ile filikanın kenarına tutunup adeta mengene gibi yapıştı. Koca Yusuf filikaya binmeye çalıştıkça filika yan yatıyordu. Tayfalar iyice paniğe kapılıp Koca Yusuf’un filikaya çıkmasını engellemek için ellerindeki küreklerle Koca Yusuf’un başına ve filikaya tutunan ellerine vurmaya başladılarsa da Koca Yusuf’un mengene gibi yapışmış ellerini filikadan ayıramadılar. Tayfalar bir yandan Koca Yusuf’a kürek darbeleri indirip bir yanda da Koca Yusuf’un parmaklarını filikadan ayırıp onu denize atmaya çabalıyorsa da Koca Yusuf’un tek bir parmağını dahi oynatamadılar. Aldığı onca darbeden sonra kanlar içinde kalan Koca Yusuf’un kanlı yüzünü gören tayfalardan biri iyice korkarak halat kesmek için kullanılan baltayı alarak Koca Yusuf’un bileklerine ardı ardına defalarca indirmeye başladı. Koca Yusuf’un filikaya mengene gibi yapışmış ellerini, ancak bileklerinden keserek ayırabildiler filikadan. Bilekleri kopan Koca Yusuf, denize düştü, boğulmamak için suda çırpınmaya başladı. Ama beline taktığı altın kemerin ağırlığıyla suyun üzerinde duramıyordu. Kemeri çıkarmaya çalıştıysa da kesilen bilekleri yüzünden başaramadı. Tayfalar hızla kürek çekip uzaklaşırken Koca Yusuf’un artık dermanı kalmamış, gücü tamamen tükenmişti. Gücü biten Koca Yusuf sonunda okyanusun soğuk mavi sularına batıp kayboldu.


Koca Yusuf hiçbir zaman evine dönemediği gibi onun hiçbir zaman mezarı da olmadı. Bir rivayete göre Koca Yusuf’un bedeni Azor adaları sahilinde bir rahip tarafından bulunmuş ve bir kilisenin bahçesine gömülmüştür. Ama dünyaya nam salan adı ve gazetelerin arşivleri onun unutulmasına izin vermemiştir. O “dünyanın sırtını yere getiren adam”dır.












24 Aralık 2009 Perşembe

Kaldırım faresi





Soğuk bir kaldırıma oturmuş siyah renkli converselerime bakarken, ayakkabının kırmızı çizgilerinin yamuk olduğunu ilk o zaman fark etmiştim. Bir simetri hastalığım yoktu ama bu yamukluktan dolayı converse e sağlam bir küfürü de esirgemedim. Kaldırıma oturmaktan götüm donmuş ama İstiklal caddesinde gidebilecek çok yer olduğu halde bir kaldırma oturup insanları izlemekten her zaman daha büyük bir keyif alıyordum. Gelip geçen insanların yüzlerinden, mimiklerinden, kalabalık içerisindeki yürüyüşlerinden kendi kendime onların hayatlarına dair küçük tahminlerde bulunmayı severdim. Bu esnada çoğu zaman bir sokak çalgıcısı gelir onu dinler, yada bir şarapçı gelir dert anlatırdı. Ama alem göt olmuş bir kere kimi dinlesem ardından para isterdi. Bu yüzden artık Ipod u kullanmaya karar vermiştim İstiklal’de otururken. Bu sırada Ipod da “Urge Overkill” çalıyordu. Şarkı “Girl you’ll be a woman soon”. Süre 3dk 41sn.

Aynı anda hızlı adımlarla başı önde, esmer, siyah deri montlu bir kadın geçti önümden. Ipod un sesini kıstım. Siyah çivi topuklu çizmesinden çıkan ses caddeden geçen diğer insanların uğultusunu adeta bastırıyordu. Hemen köşedeki taksiye binip mümkün olduğunca çabuk Beyoğlundan uzaklaşacaktı… Esmer kadın, benim olduğum kaldırımın yaklaşık 500 mt uzağında bulunan Alkazar sinemasının hizasındaki bir arka sokakta metruk görünümlü binanın 6.katından çıkmıştı. Binanın o katı tamamen çiş ve izmarit kokuyordu. Kapının altındaki aralıktan sızan ışıkta, dairenin içinden binaya doğru yayılan sigara dumanı açıkça görülüyordu. Evin içi sigara ve içilen otun dumanı ile kaplıydı. Banyoda bir erkek başka bir kadının başını küvete sokup ayıltmaya çalışıyor, mutfakta ikisi kirli sakallı 3 erkek fısıldaşarak bir şeyler konuşuyor bir yandan da ellerinde serum lastiği, ocağın başında ellerindeki kaşığı ısıtıyorlardı. İçeride üçlü kanepede oturan 3 kadından 2 si konuşurken kahkaha atıyor kanepenin en solunda oturan kızıl saçlı kadın ise rahatsız ve diğerleri ile ilgilenmeden dirseğini kanepeye yaslamış, eli alnında yerdeki yırtık halının desenlerine dalmıştı. Odanın diğer tarafındaki koltuğun en ucunda ise başka bir kadın oturuyor ve yanında ona sokulmuş sıkıştırmaya çalışan bir adam duruyordu. Belli ki kadın adamdan uzaklaşmak için koltuğun ucuna kadar gelmiş ama adam onu sıkıştırmaktan vazgeçmemşti. Kadın istemese de ona açıkça hayır diyemiyordu. Evin yatak odasında pis bir yatağın üzerinde eteği yukarı kadar sıyrılmış boylu boyunca yatan bir kadın masanın üzerinde duran vazoyu inceliyor, başka bir adamsa pantolonunu paçalarına kadar indirmiş onun üzerinde işini bitirmeye çalışıyordu. Evin kalan tek odasından esmer, siyah deri montlu kadın koşar adım kapıya doğru gitmeye çalışırken peşinden gelen adam ona bozuk şivesi ve tehditkar gülümsemesi ile kolundan tutup bir şeyler söylüyordu. Kadın istenmeyen adımlarla kolundan tutan adamın arkasından tekrar odaya gitti. İçeriden fısıltı olarak gelen rica minnet ve yarı ağıt seslerinin kesilmesiyle odadan bu sefer yırtık bir çorapla , üzeri ve saçları dağınık halde çıkıp kapıya gitti. Kadın evden ayrılıp merdivenden inerken üçlü kanepedeki kızıl saçlı kadın halının çizgilerini izlerken, evden çıkan kadının ayak seslerinden merdivenlerin basamaklarını sayıyordu.

Halbuki esmer kadın üzerindeki siyah deri montunu Merterden iyi bir fiyata, ayağındaki çivi topuklu çizmesini artık ona ait olmayan sevgilisi, şimdi yırtık olan çorabı ise Beyoğlu’ndan sırf o çizmeye uysun diye kendisi almıştı. Üçlü kanepenin solunda oturan kızıl saçlı kadın ise onun çok eski olmayan okul arkadaşıydı. Aslında kızıl saçlı kadın okulu hiç bitirememiş, ama arada sırada esmer kadın ve arkadaşlarına bulduğu otlarla birlikte iyi vakit geçirip sıkı dost olmuşlardı. Sevgilisi ile ilk ayrılık çanların çalması da bu dönemlere denk gelmişti. Esmer kadın okul bitirdikten sonra diğer arkadaşı gibi ailesinin yanına dönmeyip İstanbul’da kalmış, para kazanmayı deneseler de istikrarlı bir iş bulamayıp kısa süreler içerisinde sürekli farklı işlerde ve farklı pozisyonlarda çalışmışlardı. Yine de bu onlar için eve dönmekten daha kötü bir durum değildi. Zira öz abisinin sürekli tacizine uğramaktansa çalıştığı farklı işlerdeki patronlarının tacizlerine yada tacizkar bakışlarına maruz kalmayı yeğliyordu. Her şeye rağmen, insanların hep kendi kaderlerini çizebileceğine inanıyordu. Bunu abisinin ilk kez, kendisi daha 12 yaşındayken başlayan tacizleri sırasında öğrenmişti. Bu tacizlerin o daha küçük yaşlardayken başlamış olabileceği ama onun henüz 12 yaşlarında farkına varmış olabileceği de olasıydı. Sonuçta hayat kimine göre acımasız kimine göre ise daha fazla acımasızdı…

Converse in yamuk olan kırmızı çizgisini tırnaklarımla sökerken siyah deri montlu kadının arkasından onu izlemeye devam ettim. Hızlı adımlarla köşede bekleyen taksiye binip mümkün olduğunca çabuk taksimden uzaklaşacağını düşünürken taksiden inen cool görünümlü bir adama sarılıp öpüştü. Converse den sonra Müge Anlı’ya da ilk küfür ettiğim gündü o gün. Her şeyin o sabah işe gitmeyip evde “Müge Anlıyla tatlı sert”i izlememden kaynaklandığına hiç şüphe yoktu. Şimdiye dek hiç böyle saçma bir hayat hikayesi de uydurmamıştım yoldan geçen birine. A.q. Müge. Sonra tekrar düşündüm; sadece bir sabah Müge Anlı yı izleyip böyle bir senaryo uydurdum, her sabah bu programı izleyen ebeveynler kendi çocukları için ne senaryolar kuruyordu acaba? Daha sonra Müge Anlı’nın da, onu izleyenlerinde psikopat olduğuna karar verim. Ve anladım ki alem psikopat olmuş.

Converse in kırmızı çizgilerini yırtıp ayakkabıyı mundar etmiştim. Sonra diğerine baktım, birinde kırmızı çizgiler varken diğerinde artık o çizgiler yoktu. Simetri hastalığım da yoktu ama birinde yoksa öbüründe de olmamalıydı o kırmızı çizgiler. Bu sırada Ipod da “System of a down” çalıyordu. Şarkı “Lonely Day”. Süre 2dk 47sn. Ayakkabının diğer tekindeki çizgileri sökerken elinde baston ağır adımlarla yaşlı bir kadın geçiyordu. Belli ki eski Beyoğlu kadınlarındandı… Kadın Galatasaray lisesinin arkalarında eski ama güzel bir binada yalnız yaşıyordu. Halbuki genç kızlık yıllarında oldukça kalabalık bir aile olarak yaşarlardı aynı evde. Ta ki evin bahçıvanı onu, o kümeste tavukları beslerken kıstırana kadar………..

3 Aralık 2009 Perşembe

Oradaydım


İlk kez bir ölüme tanık oldum, hatta yardım ettim. Sanılanın aksine sanıldığı kadar zor olmadığını anladım ve şimdi burada söylüyorum. Ben de oradaydım.

Kapıdan içeri 4 kişi girdik. O geri giderek sırtını duvara yasladı. Gerçekten çok güzel bir kızdı. İri siyah gözleri ile korkarak bana baktı. Yanına iyice yaklaştım, bir şeyler mırıldandı. Elimi yavaşça başına götürdüm, bir terslik olduğunun farkındaydı. Başını okşamaya çalıştım, korksun istemiyordum. O na ilk kez dün dokunmuştum, bu ikimizinde hoşuna gitmişti ama bu sefer işe yaramadı. Akamdaki diğer 3 kişide etrafını çevreledi. 3 ü de gülüyordu, bense üzgündüm. Tekrar elimi yaklaştırıp başını okşadım. Bu sefer kaçmadı, o siyah gözleri ile tekrar bana baktı, elimi başından yüzüne götürdüm. Gözleri ıslaktı, ben yanağını okşuyordum.



Güneşli bir günün akşamında ziyaretime gelen annem için güzel ve pratik bir ziyafet sofrası hazırlamak için girmiştim mutfağa. Daha da keyiflenmek için kulağıma ipod u taktım. İlk sırada Hayko Çepkin vardı, şarkı “Hangimiz Masumuz” süre 5dk 01sn. Annem ise içeride söyleniyordu. Ipod u çıkarıp, bana seslenip seslenmediğini anlamaya çalıştım. İçeride beddua ediyordu. Umursamadım, kulaklığı tekrar takıp şarkıya kaldığım yerden devam ettim.

“kim bilir nerde kirlendik
kim bilir nerde dişlendik
gözün tam açık olsa da
her gün bir damla işlendik”

Annem içeride hala söyleniyordu. Onun bu kadar söylenmesinden rahatsız oldum. Dolabı açıp, annem geleceği için sebzelerin arkasına sakladığım içki şişesinden birkaç yudum, ve bir kaçta domates aldım. Bana bir şeyler söylüyordu ama kulaklığı çıkarıp ne dediğini anlamaya çalışmak yerine Ipod un sesini iyice açtım. Annemin mutfak kapısına geldiğini fark ettiğimde hala söyleniyordu. Çekmeceye doğru gittim, o yanıma gelip hala bir şeyler söylerken, çekmeceden bıçağı aldım. Ona döndüğümde bana hala bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Onu duymuyordum ama bir süre dinlercesine ona baktım. O anlatıyordu, ama ben duymuyordum. Son günlerde sıklıkla kendimden geçmeye başlamıştım, her seferinde “yine dalıp gittin” derlerdi. Yine kendimden geçmiş onu dinliyor, ama duymuyordum. Elimde bıçak hep dedikleri gibi dalıp gitmiştim. Eğer bıçak tırtıklı ve keskinse yeterince dikkatinizi verdiğinizde bir şeyi keserken bıçağın o tırtıklarını hissedebilirsiniz. O an tek hissettiğim bıçağın tırtıklarıydı. Onu her doğradığımda bıçağın tırtıklarını daha fazla hissediyordum. Kendime geldiğimde ise bıçağın o tırtıklarını artık hissetmeyecektim. Şarkı bittiği zaman kendime gelebildim. Artık önümde parçalanmış, ne olduğu belli olmayan bir şey duruyordu. Annem kulağımdaki kulaklığı çıkarıp, “mundar ettin domatesleri” diye kızdı. Daha sonra kafası kesilip öldürülen kızın katilinin televizyonda teslim olduğunu görüp beddua ettiğini öğrendim. Oldukça sinirlenmiş söylenmeye devam ediyordu, çocuk yaşta bir insan, nasıl birinin kafasını kesip öldürebilirdi. Çocuk satanist olmalıydı, ancak böylesine bir inançta olan biri bunu yapabilirdi. Dünyanın çivisi çıkmış, insanlar zıvanadan çıkmıştı, falandı filandı. Ne ironidir ki hiçbir zaman öğrenemedi, en vahşi seri katillerinden biri olan çiviciyi İzmir’de yaşarken onunla olan ortak ahbaplarımızla Manisa’da ziyaret etmeye çalıştığımı. Annemin sinirinin yatışması için yemeğin sosuna şarap karıştırmaya karar verdim. Sosu hazırlarken bir canlıyı öldürmeyi, hatta kafasını bir insan hangi ruh hali ile kesebileceğini düşündüm. O gece annem erkenden uyudu. Sos lezzetli olmamıştı ama amacına ulaşmıştı.




Elimle yanağını okşar ve bana o iri gözleriyle bakarken anlamıştım onu sevdiğimi. Ama vazgeçme gibi bir seçeneğim yoktu, diğer 3 ünü ikna edemeyeceğimi biliyordum. Bir şeye inanıyorlardı ve asla vazgeçmezlerdi. Onu tuttuklarında bağırdı, umursamadan kapıya doğru götürdüler. Direnmeye çalışsa da ellerinden kurtulamadı, bağırsa da onları ikna edemedi. Tam kapıya geldikleri sırada tüm gücünü kullanıp ellerinden kurtularak tekrar içeriye girdi ve bana doğru koştu. Onun için yapabileceğim bir şey yoktu. Kenara çekildim tekrar duvara sırtını döndü ve bağırmaya devam etti. Diğer 3 kişi sinirlenerek ona doğru yaklaştılar. Birisi gidip yanlarında getirdikleri ipi aldı ve onu bağladı. Tekrar ona dokunmaya çalıştım ama buna izin vermedi. Halbuki daha dün onunla yine buradaydık. Yalnızdık. Onun o güzel yüzüne dokunmam hoşuna gitmişti. Tam bu odada dokunmuştum ilk kez yüzüne. Boynuna dokunmuştum. Bacaklarına ve göğüslerine dokunmuştum defalarca. Şimdi ise onu götürmelerine yardım ediyordum.


Dışarıya çıktığında ne kadar çırpınsa, ne kadar bağırıp yalvarsa da kimseyi caydıramamıştı. Ben ise utanıyor, işe yaramayacağını bilsem de bırakın gitsin diyemiyordum. Artık bir insanın birini hangi ruh haliyle öldürebileceğini daha iyi anlıyordum. Tüm gücüyle yerde çırpınıp kurtulmaya çalışsa da kollarından ve bacaklarından tuttuk. Yaşça en büyük olanımız belindeki koca bıçağı çıkardı. Gözleri korku içinde açılmış, çırpınarak haykırıyordu. Diğer birisi omuzlarından tutup başını yere doğru bastırdı. En yaşlı olanımız bıçağı boğazına dayadığında tüm gücü çırpınmak için harcarken ben tüm gücümle onu tutmaya çalışıyordum. Bir an önce bitmesi için yalvarıyordum. Bıçak artık boğazını kesmeye başladığında önce sadece derinin altındaki pembemsi etler göründü, bıçağı her sürtüşünde biraz daha kan toplanmaya başladı ve sonra bir film sahnesi gibi kan boğazından fışkırmaya başladı. Onu o halde tutmak için tüm gücümüzü kullanıyorduk. Bir süre sonra çırpınmaları git gide yavaşlamıştı ve kesik boğazından homurtular çıkıyordu. Bakmamak için ne kadar dirensem de gözlerini gördüm. Gözleri açıktı ve sanki kafasının arkasına doğru bakarmış gibi geriye doğru kaymıştı. O iri gözleri öylesine büyümüştü ki sanki bizi lanetlermiş gibi bakıyordu. Çırpınmaları tamamen kesildiğine emin olunca onu bıraktık. Kafasını kesen adam kesik başı alıp birkaç mt öteye fırlattı. Artık bakmamak için arkamı dönüp giderken bir başkası geldi ve yerdeki kana parmağını basıp alnıma sürdü. Nasıl göründüğüme bakıp güldü. Bende tebessüm ettim. Bir diğeri hemen onu parçalayıp işimizi bitirmemiz gerektiğini söyledi.

Tamamen parçalamış, tüm etleri kemiklerinden ayırmıştık. Bir başkası az ötede mangal yapmış kesilen etlerin bir kısmını alıp şişe geçiriyordu. Bu bayramda ineğe 4 kişi girmiştik. İneğe verdiğim parayı düşününce bu besicilikte iyi para olduğunu anladım. O iri ve ölürken korku dolu bakan gözleri hala aklımda ama namussuzun mangalı süperdi.
Related Posts with Thumbnails