24 Haziran 2009 Çarşamba

Zurafa sokak bizimdir bizim kalacak

24.06.2009 tarihli okuduğum habere göre zürafa sokaktaki mekan kapatılıyormuş.
İzin veremeyiz, vermemeliyiz. Sağ duyulu olmaya davet ediyorum hepinizi...

Eğlem için Taksim'den Zurafa sokağa yürüyüş yarın saat 13:00 de gerçekleştirilecektir. Hepimiz o*r*spuyuz yazılı pankartlarınızı getirmeyi lütfen unutmayın...

Kültürümüze örf ve adetlerimize ve bir çoğumuzun ilk göz ağrısına, ilk hocalarımıza sahip çıkalım... Sessiz kalmayın ! ! !

23 Haziran 2009 Salı

Saba Tümer'i de bekleriz

Ayşe Arman soyundu ve olay yarattı. Fotoğraflarını ilk tıklayanlardanımdır. Yolda gördüğüm sıradan bir kadın olsa bu kadar ilgimi çekmezdi ama nedendir bilinmez kendisi, şu yazımda da bir başkasını belirttiğim gibi, memesi görülecekler listemdeydi. Fotoğrafları çekip üstüne birde köşe yazısı yazmış üstelik. Yazıda şunun gibi bazı dikkat çekici diyaloglara da yer vermiş; “Sevgilime sordum. 'Baban değilim, benden izin almana gerek yok' dedi. 'Yooook yemezler!' dedim. Güldü. 'Yap ama seks fotoğrafları olmasın, seksi fotoğraflar olsun”.

Diğer köşe yazarları ise taktir ediyor Arman’ı. Bende taktir ettim. Güzel fotoğraflardı. Ne yalan söyleyeyim ben zaten herkes açılsın saçılsın isterim. Herkes açsın degajelerini, yırtmaçlarını plajda gibi dolaşsın. Plaja sırf göz zevki için gitme derdi de kalmaz böylece. Bir annem birde sevgilim hariç soyunsun herkes. Kimse örtünüp kapanmasın. Saçlar lodos rüzgarları ile savrulsun özgürce, blendax reklamından çıkmış gibi olsun herkes. Hatta sütyen giyilmesin, olmadı yasaklansın isterim tüm dürüst benliğimce. Arman’ın aldığı pozitif eleştirileri görünce, aslında başkalarında benzer fikirlere sahip olduğunu düşündüm. Arman, baldırlarını memelerini açtı ve şöhretine şöhret katıp hayran ve okuyucu sayısını da ikiye katladı.

Demokrasi böyle bir şey işte. Demokrasiye gıdım itimatım yok ama bu yönünü seviyorum. Hele demokratik topluma hayranım. En çokta ikiyüzlülüğüne. Bedeni fora yaparak demokratik hakları kullanabilirken, baş örtüsü takanları okula bile almıyorlar ya benim gibi bir adam demokrasiyi sevmesinde kim sevsin...

17 Haziran 2009 Çarşamba

16 Haziran 2009 Salı

идут вверх ебем

Teymi yaklaşık 36 yaşında 1.90 boyunda, 1oo kg civarında kumral, anlaşılacağı gibi oldukça güçlü kuvvetli bir insandı. Kendisi aynı zamanda benim İstanbul’da ki ilk ev arkadaşımdı. Ben ise o sıralarda henüz 19 yaşındaydım. Oldukça sessiz olması gerektiğini öğrenmiş ve başını mümkün olduğunca derde sokmaması gerektiği için dışarıdaki herkese karşı son derece tırsak davranıyordu. Halbuki silahlar konusunda eğitimli bir çoğunu iyi kullanabilen, yakın dövüşte eğitimli 4 dil bilen bir insandı. Teymi’nin Rus aksanı oldukça anlaşılmaz olduğu için çoğu zaman anlaşmakta zorluk çekiyorduk. O bana Rusça küfürleri ve Rus kadınları ile kültürel ve tarihi bilgileri paylaşabileceğimiz kelimeleri öğretirken bende Teymi’ye Türk örf ve adetlerine uygun olarak modern Türk küfürlerini ve kibar olmayı öğretiyordum. Teymi’nin karanlık geçmişi nedeni ile medeniyeti ve medeni olmayı unutmuş olmasından dolayı onu eğitiyor o da bana “uzman olduğu” konularda küçük tüyolar veriyordu ki, her genç Türk erkeği gibi bende sevgilisinin önünde boy boy insanları dövmenin keyifli hayallerini kurmaktaydım. Teymi’nin Türkiye’ye geleli henüz bir yıl bile olmamasına rağmen oldukça hızlı bir şekilde Türkiye’ye alışmasını eve getirdiği CIS ülkesi güzellerinden sonra farkına vardım. Teymi giderek ortama uyum sağlıyor, üstüne üstlük giderek buraya alışıyordu.

Teymi’nin bu uyumu, onu ne kadar sevsem de bazı sorunlar ve tartışmaları da beraberinde getiriyordu. Bunlardan tek ve en şiddetlisi o geldiği yere geri dönmeden 1 ay önce yaşanmıştı. Her hangi bir sebepten dolayı çıkan bir tartışma sonucunda yukarıda da tarif ettiğim Teymi’ye karşı tüyü bitmemiş bir yetimin kavgası şiddete dönüşmüştü. Aslında son derece sakin ve soğukkanlı olmama rağmen Teymi’nin de benim gibi bir melez olması yerine safkan hayvani bir Çeçen olması ve geçmişi, onu zapt edilemez bir aygıra dönüştürmüştü. Zira aynı zamanda kendisi Dudayev’in yakın korumalığını yapmış biriydi. Yaşanılan bu şiddet tahmin edileceğinden daha uzun sürmüştür ki benim açımdan bu adama karşı yenilen dayağın uzunluğu, karşı koymaya tekabül ettiğinden, kendimle aptal bir gurur duymama ve 2 günlük iş göremez raporu almama neden olmuştu.

Bugün öğrendim ki Teymi ölmüş. Geçmişi düşündüm ister istemez. Aynı evi paylaştığımız ve güzel günler geçirdiğimiz biriydi Teymi. Sağlam adamdı. Heybetli adamdı... ya eve getirdiği hatunlar.... Ne güzel hatunlardı. İyi adamdı Teymi. Hatunlar ise hepsi taş gibi. Delikanlı adamdı. Hatun dediğin böyle olmalıydı. Severdim Teymi’yi.

Şu an Teymi’nin yüzünü hatırlamaya çalışıyorum ama simasını pek getiremiyorum aklıma. Onu hatırlayamıyorum. Ne tuhaftır ki getirdiği kadınlar... Her birinin siması ve gerisi aklımda. İyi adamdı Teymi. Giderken söylemişti, şimdi onu hep istediği gibi anıyorum...идут вверх ебем.

9 Haziran 2009 Salı

Meme lan altı üstü

En heyecanlı aksiyon sahnesinde, olur olmadık herşeyin sansürlenmesi, ordan buradan sanal reklam fışkırması, hele sigara kelimesi, görüntüsü hatta dumanı bile sansürlenirken diğer tarafta heriflerin burnundan götünden kokain çektiği sahnelerin sansürsüz izlenmesi, anlaşılması güç ve son derece kafa karıştırıcı bir durum.

Üstüne üstlük memesi görülecekler listemde üst sıralarda bulunan Lucy Liu’ nun tam banyo sahnesinde memesini izleyip listemden silecekken bir memenin bile saat gece yarısı olmasına rağmen sansürlenmesi bardağı taşıran son damla oldu benim için.

Bizler Cine-5 ‘in şifreli porno kuşağında, karıncalı ekran karşısında ergenliğini geçirmiş bir nesiliz. Terbiyesizlik yapmayın!... Meme lan altı üstü...



2 Haziran 2009 Salı

Şartlar değişmese de, bazı alışkanlıklar değişmeli

Erzurum \ İspir’li bir çocuktu İbrahim. Kumral yakışıklı denebilecek bir çocuktu. İzmir’de sürekli sıcacık ekmeğimizi aldığımız fırının sahibiydi ailesi ve diğer 3 amcası. Kardeşleri ve fırının diğer ortaklarından olan amca, kendi deyimiyle emice çocuklarıyla birlikte kalabalık bir aileydi. O ve onun emice çocuklarıyla ilk samimiyetimiz, mahallemize taşındıktan sonra 2 grup halinde karşı karşıya gelip tabiri caizse birbirimize gövde gösterisi yapmamızla başlamıştı. İbrahim’in grubu ellerindeki usturaları kotlarına sürttürürlerken, bizim grupta kelebekler açılmış kolları birbirimizin omzuna atmış bıçak uçlarıyla dişlerimizin arasındaki yemek artıklarını temizliyorduk. Kimsenin kimseye bir şey sokmaya götü yemediği için sike sike arkadaş olmaya karar vermiştik. İbrahim ve tüm akrabalarının en büyük ortak noktalarından biride hiç birinin okulla aralarının iyi olmamasıydı. Altlarında da koskoca bir fırın olunca ailede liseyi bitiren nadir, o nadir insanlarda kültür elçisi sayılıp fırının muhasebe işlerini kapmıştı.

İbrahim ve ailesi gereğinden fazla enteresan insanlardı. İbrahim’in emice çocukları içinde Fanta’ya sarı kola, trene demir at diyen kuzenleri bile vardı. İbrahim onlara göre daha sempatik ve zeki bir çocuktu ama fazla romantikti. 1 hafta içinde titanic’i 4 kez izleyip, rüyasında Rose diye sayıklayıp, arabalarının arkasına “İbrahim Di Caprio” yazan bir tipti. İbrahim’i çok uyarmıştım o filme kendini bu kadar kaptırmamasını ama beni hiç dinlememişti. Tam bir şıp sevdi olan İbrahim etrafında aşık olacak kız bulamayınca nostalji yapar ilkokul aşkını hatırlar, sonrada yıllardır görmediği kıza tekrar aşık olurdu. Yıllardır görmediği bu kızın bir şekilde evini hatırlayıp fırının kasasından çaldığı paralarla bir ay boyunca her gün kızın balkonuna güller atıp durmuştu. En sonunda ailesinin anlamaması için İngilizce telefon numarasını yazıp atmıştı balkona. Ertesi gün telefon açan bir adam, kızın birkaç yıl önce oradan taşındığını, o evde kendisinin yalnız yaşadığını ve bir daha gül atmamasını çünkü komşularının onu artık yanlış anlamaya başladığını güzellikle, annesine selamlar söyleyerek anlatmıştı.

Bu olayın ardından bunalıma girip hayata küsen İbrahim ertesi gün Tansaş’ta bir kasiyeri ağına düşürmeyi başarmıştı. Bir süre sonra artık iyişmeleri gerektiğini düşünen İbrahim, mahallenin ağabeylerinin tavsiyesine uyup yine onlardan edindiği haplar ile kafaları güzelleştirip ortamın keyfini çıkarmayı amaçlamıştı. İbrahim’in anlattığına göre hapı ikiye bölüp yarısını kıza veren İbrahim diğer yarısını da kendi içerek ne olacağını beklemeye başlamış. Yaşlarının daha 16 olmasında mı yoksa mahallenin ağabeylerinin yaptığı ibnelikten midir bilinmez ikisi de arabanın içerisinde gece yarısına kadar sızıp kalmış. Gece yarısı kendisine gelen İbrahim, sızmış haldeki kızı kucaklayıp evin önüne getirmiş ve evin ziline basıp oradan kaçarak uzaklaşmış.

İbrahim’in aşk hikayesini anlatmaya kalksam inanın bitiremem. İzmir, Bornova’dan net olarak görülebilen yamanlar dağına, haftalarca fırından çaldığı un çuvallarını birleştirip dağa bir başka aşık olduğu kızın dev boyutlarda ismini yazmışlığı vardır ki bu yazı tüm Bornova, Alsancak ve Konak’tan okunabilmekteydi. Nitekim bu yol bile adını dağlara yazdığı kızı ağına düşürmesine yetmemişti. En son hatırladığım kıza ısrarla aldığı çiçeği vermeye çalışırken kız bir tokat atmış, neye uğradığını şaşıran İbrahim sinirlenip çiçekleri kızın kafasına kafasına vurup, “istemiyom ulan, seni de çiçeklerini de istemiyom, bırak lan artık peşimi benim sevgilim var” deyip olay mahallinden benimle birlikte ağlayarak uzaklaşmıştı. Bir başka aşık olduğu kızın evin önünde ise haftalarca boza satıp para kazanmış, durumdan kıllanan kızın babası bir gece İbrahim’i hortumla sulamıştı.

Çok enteresan adamlardı İbrahim ve onun emice çocukları. Benim İstanbul’a yerleşmemle birlikte ilk İzmir ziyaretimde İbrahim’in artık kız ve bilimum hap, ot işlerini bıraktığını ve olgunlaştığını gördüm. Bir sonraki İzmir ziyaretimde İbrahim ve tüm emice çocuklarının birer Fethullah hocacı olup tüm emice çocuklarıyla birlikte Perşembe geceleri çeşitli dini söyleşilere katıldıklarına şahit oldum. Bana çok ısrar etseler de deist yönüm ağır bastığı için bu davete kibarca “siktirin len” deyip gitmedim. Sonraki İzmir ziyaretimde ise İbrahim evlenmiş eşi hamile kendisiyse Cuma namazından geliyordu.

Son yazımda da bahsettiğim, Mikail’in düğünü için İzmir’e gittiğimde eşlerini evde bırakıp tüm emice çocuklarıyla birlikte ot partileri düzenlediklerine, hatta Mikail’in düğünü sırasında tuvalette bile ot alışverişi yaptıklarına şahit oldum. Bu konuda İbrahim’le ve onun emice çocuklarıyla en kısa sürede konuşmalıydım. Düğün sonrası yaptığımız bu konuşmada çok güldük, çok eğlendik. Fatma beni beklediği için fazla duramadım ama sonuç itibari ile artık eski otların tadının kalmadığı ve ibnelerin içine çer çöp tıkıştırdığı konusunda hem fikirdik. İzmir’den ayrılırken son kez dönüp arkama baktığımda; çocukluğumda ki fırının ve mahallenin hiç değişmediğini fark ettim. Her şeyin nasıl aynı kalabildiğine hayret ederek, “şartlar değişmese de bazı alışkanlıkların değişmesi gerektiğini” düşündüm.
Related Posts with Thumbnails