28 Nisan 2009 Salı

Titanik 2 - Sahtekarlığın doruk noktası

Adamlar üşenmemiş fragman yapmış...Üstelik bu fragman ulusal kanallarda 4-5 ay önce yayınlanmış bu yaz sinemalarda diye... Filmin adı Titanik 2-Jack in dönüşü.. allah belanızı versin emi :))



daha bitmedi




Adam az daha uğraşsa filmi tamamlayacakmış zaten...Terbiyesizler, ben yıllar boyunca film çekicem diye kıçımı yırtayım adam gitsin sahneleri bir birine ekleyip film yaptım diye meşhur olsun..Azına sıçayım benim niye aklıma gelmedi bu...

Her şeye rağmen başarılı bir çalışma olmuş...

24 Nisan 2009 Cuma

"şimdi bir çok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın başından başlayabilirim"

Hiçbir zaman benimseyememiştim soyadımı. Hayatımın hiçbir döneminde bana ait hissetmemiştim. Soyadımı bana kazandıran şahıslara ait anlatacak melankolik anılarım bile yoktu. Üstüne üstlük, kızdığım zamanlar olsa da hep sevmiştim onları. Bu yüzden yazı içerisinde isyankâr evlat tiriplerine de girmeyeceğim.

Herkes gibi bende tüm şiddeti ile yaşamıştım kuşak çatışmasını. Doğu kökenli bir babanın, doğuda doğmuş ikinci çocuğu olmak ve ergenliğini İzmir gibi bir şehirde geçirmek bu kuşak çatışmasının şiddetini pek tabi arttırmıştı. Bu batılı şehirde beni korumak istediği birçok tehlikeli alışkanlıklar da vardı üstelik. Bu tehlikeli alışkanlıklardan korunmam için gerekli önlemleri almaya kalktığında ise ben çoktan hepsine bulaşmıştım bile.

Hayat devam eder, bizim boylarımız uzar ve biz kıllanırken, ya fark etmemişti benim tıraş olmaya başladığımı ya da ben bu tıraş olayına gerektiğinden daha erken girişmiş olacaktım ki bu konuda hiç onun engin tecrübelerinden faydalanamamıştım. Bir tıraş bıçağını nasıl kullanacağımı ondan göremedim hiç. Bana kadınlar hakkında anlattığı tek ve kısa eğitim ise köpeğimizi bir başka köpek ile çiftleştirirken gerçekleşmişti. Sanıyorum ki o da fırsat bu fırsat diyerek üstlenilen bir görevin yerine getirilmesiydi. Neyse ki ben yine her şeye olduğu gibi bu konuda da gerektiğinden daha erken müdahale ettiğim için sağlıklı bir cinsel yaşama sahibim. Yoksa o konuşmanın pek iç açıcı olduğunu söyleyemem. Lise yıllarımda ise ona sigara ile yakalandıktan sonra tahmin ettiğim dayak yerine beklemediğim bir nasihat ve sert bir uyarı ile karşılaşmıştım. Nitekim bu uyarı yıllar içerisinde tekrarlanacaktı. Hatta henüz reşit olmadığım yıllarda eve sarhoş gelmelerim görmezlikten gelinmiş, alkol komasının kıyısından döndüğüm zamansa 3. bir ağızdan “içmesini bilmiyorsa içmesin” talimatı gönderilmişti ki olay anında kendi kusmuğumla boğulmama ramak kalmıştı. Sanıyorum ki bir erkek evlat olarak içki içmem onun hoşuna gidiyor ama bunu adabı ile yapmamı istiyordu. Hayat hala devam eder ve kendim ile ilgili bazı kararlar almam gerektiği zaman ise hep zamanında müdahale ederek benim adıma tüm kararları verir ve bu zamanlama konusunda asla ıskalamazdı.

Çocukluğumdan beri hep annemin ölümü babamın ölümünden daha acı olacağını düşünürdüm. Bir başka deyişle babamın ölümüne katlanabilir, bunu olgunlukla karşılayabilirdim. Ama dedemin bu hafta başındaki vefatından sonra bazı şeyleri tekrar sorguladım ister istemez.
-Artık kimseye dede kelimesini kullanamayacaktım, çünkü hiç dede kalmamıştı (ilki ben doğmadan birkaç gün önce ölmüş). Bu durum bana garip ve iç sızlatıcı bir his veriyordu.
-Çocukluğumda bunun farkına varamasam da, onun ölümüne katlanabilirdim tabii ama bu hiç sandığım kadar kolay olmayacaktı.
-Soyadımı söylerken artık onu biraz daha bana ait hissediyordum. Bu hisse sahip olmak için onu bana veren insanın ölmesinin gerekmesi ise ayrı bir utanç mevzuu.

Henüz 18 yaşında karşı çıkmalarına rağmen İstanbul’a geldiğimden beri hiçbir aile üyesini yılda 1 haftadan daha uzun süre görmedim. Mümkünse bu durumunda böyle kalmasını sağlayacağım. Ayrı yaşadığım bunca süre içerisinde babamın beni korumaya çalıştığı tüm o tehlikeli alışkanlıkları, hatta benim için vazgeçilmez olan samsun 216’yı dahi bırakmıştım. Tek alışkanlığım olan içkiyi ise “içmesini bilen biri olarak” yani tam babamın istediği gibi “adabı ile” içiyordum. Belki de bugüne dek onu eleştirirken hep haksızlık yapmıştım.

"ve şimdi bir çok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın başından başlayabilirim".

21 Nisan 2009 Salı

"Ölüm gelir ölüm duygusuna karşı saygısız"

Meursault demişti ki: "her insan bir yakınının ölmesine biraz sevinir"

Öldü; hiç sevinmedim... yada bana mı yeterince yakın değildi?

16 Nisan 2009 Perşembe

Esenlik bildirgesi

"Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
Kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa,
Yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
O şehirden öc alma vakti gelmiş demektir"


İ.Ö.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Nostalji Kuşağı-3


Unchain my heart
Baby let me go
Unchain my heart
Cause you don't love me no more
Every time i call you on the phone
Some fella tells me your not at home
Unchain my heart set me free


Hep zenci bir amcanın söylediğini sandım bu şarkıyı uzun yıllar tıpkı Alphaville'i eşcinsel sandığım gibi. Daha sonradan öğrendim amcanın Joe Cocker (bknz: cocker)olduğunu ve bir oturuşta 3 fıçı birayı diplediğini.



Sanıyorum breakdance ın, yani o zaman ki telefuzumuzla bilek dansının çevremdeki abilerin henüz ilgisini çekmediği yıllardan hemen önceydi. Nedendir bilmiyorum, bir ağır abilik duruşu vardı bu şarkının hastası olan kesimde. Nitekim bu durum bir sonraki yıl bilek dansın moda olması ile diplenecek ve bir disko sevdası baş gösterecekti. Tam hatırlamamakla birlikte bizim tecavüzcü coşkunun ormanda geçen maceraları sırasında da bu disko sevdasının baş gösterdiği dönemdeki müzikler çalmaktaydı sanırım. Hançeyn may hart dönemleri büyük abilerin hemcinslerine sert ve kadınlara karşı maço duruşları o dönem karşı cinste işe yarıyor olsa bile benim çevremdeki hatun grubunu pekte etkilemiyordu (bunu sallamış olabilirim,o dönemki hatıralar çok flu). Zira henüz sert abi triplerinden hoşlanacak kadar büyümediklerinden, Jurassic parktaki "doğa bir yolunu hep bulur" repliği gibi çapkın ruh bir yolunu buldu ki o dönemlerde zırvaladığım şarkı olan Ghostbusters ile az hatun kaldırmadım hani (hatıraların netliği konusunda burada bir açıklama yapmaya gerek duymadım)

Söylediğim bu şarkının sözleri şöyle ki bunu yıllar yıllar sonra cümleleri hiç değiştirmeden bir kadına söylemişliğim var.

"in samtin renç
eni bay may hörd
vıyrin kuul
gost bastırss"

Buyrun birde burdan dinleyin...



P.S. mhmn; peçete ile göndermiş olduğun istek şarkı olağan üstü ama bu şarkı içerisinde çok dallanıp budaklandıracak hatıralara ne yazık ki sahip olamamışım. Baktım sallamaya başlıyorum kısa kestim :)

14 Nisan 2009 Salı

Bir Pazartesi seremonisi

Pazartesi günlerinden nefret ediyorum. Her sabah kahvemi getiren çaycıdan Pazartesi günleri nefret ediyorum. Zaten Pazartesi sabahlarının kahvesinden de nefret ediyorum. Biz tatil yaparken Cumartesi ve Pazar günleri çalışıp bana iş biriktiren tüm arap ülkelerinden ve İsrail'den nefret ediyorum. Her Pazartesi sabahı gazete okumaktan nefret ediyorum. Pazartesi günleri kendimden nefret ediyorum. Pazartesi günleri işemekten bile nefret ediyorum. Bir Pazartesi gününde sevdiğim tek şey, (...) hayır Pazartesi gününde sevidiğim bi' bok yok.

Böyle bir Pazartesi gününde eve dönerken, kapının önünde, üst kattaki piçin yine top oynadığını gördüm. Belli ki bugün de yine beynimi sikecekti. "Yap bakalım bir orta" diye seslendim. Fatma'nın ona verdiği şekerlemelerden olsa gerek ki eminim o da hiç haz etmez benden, sevimli sevimli gülümseyerek "at bi' kafa" diyerek topu bana doğru attı. Ayağımda yeni aldığım rugan ayakkabılara aldırış etmeden Harry Kewell vari bir şutla topu tam istediğim noktaya gönderdim. Çocuk, suratında patlayan topla çığlık çığlığa bağırırken hızlı hareketler ile kapının doğru anahtarını bulup dudağımın köşesinde oluşan Kevin Spacey'in American beauty de ki yine o meşhur gülümseyişi ile kapıdan içeri girmeye çalışıyordum.

Üzerime rahat bir şeyler alırken... Hayır burası çok Amerikanvari oldu. Üzerimi değiştirirken, "koca şirkette neden acaba bir tek kravat takan benim" diye geçirdim içimden. Gardropu açtığımda envai çeşit gömlek ve kravata takıldı gözüm. O an kendimde gömlek ve kravat takıntısının başlamış olduğunu farkederek bi' takım psikolojik rahatsızlığa sahip olduğum kanısına vardım. Özellikle dik yakalı ve kol düğmeli gömleklere karşı tarif edilemez bir sapkınlığım vardı. Bu salaklığı tekrarlayıp yeni bir tane almamak için kendi kendime söz verdim. Tekrar düşündükten sonra, Taksimde beğendiğim siyah çizgili gömleği aldıktan sonra bu sözümü tutmaya karar verdim.

Playstation kıyafetimi giyip ki bu kıyafet genellikle oyun sırasında kıçımın arasına girmeyecek rahatlıktaki giyisilerden oluşmakta, mutfağa girdim. Dolaptan aldığım 2,5lt lik kola şişesini kafama dikip içerken, göbeğimin hala daha aşağısını görmemi engellediği aklıma geldiği için 3. yudumda şişeyi tekrar dolaba koydum. Mutfaktan banyoya yöneldim. Çişimi yaparken kontrol ettim. Engel yerli yerindeydi. Boy ise ideal. (Normal üstü diyip bundan önce ki yazıda olduğu gibi gereksiz polemiklere girmeyeceğim)

İşim bittikten sonra ellerimi yıkarken ki elime işememiş olsam da yaparım bunu, aynada bir süre kendimi izledim. Kaşlarımın arasını almam gerektiğini farkettim. Aklıma hala yoğun bakımda olan dedem geldi...Ve hala aramamış olduğum babannem. Dolaptan makası aldım... Daha sonra suratına topu yapıştırdığım çocuğun ağlamasının ne kadar rahatsız edici olduğunu düşündüm. Aynada yüzüme dikkatli ve uzunca tekrar baktım, ta ki karşımda artık yabancı birini görene kadar. Kravatlarımı ve tüm dik yakalı & kol düğmeli gömleklerimi getirdim gözlerimin önüne. Ve makası ilk, artık omuzlarımın üzerine düşen saçlarıma vurdum. Makası elime aldığımda duyacağım pişmanlığın farkındaydım aslında. Neden kestiğim konusunda ise henüz bir fikre sahip değildim.

Yeni oluşan tavuk götü saç modelinden nefret ettim. Biraz da kendimden. Playstation ı açtım. Bir Makine olsaydım tüm playstation lara verirdim.

Sonra Fatma geldi. Azıma sıçtı. Tavuk götünü kesti. Şimdi biraz daha toparlandı.

8 Nisan 2009 Çarşamba

Nostalji kuşağı-2





Neon on my naked skin
Çıplak vücudumda neonlar

Passing silhouettes of strange illuminated mannequins
Tuhaf ışıklı mankenlerin siluetleri geçiyor

Shall I stay here at the zoo
Bu hayvanat bahçesinde kalmalı mıyım

Or shall I go and change my point of view for other ugly scenes
Yoksa gitmeli ve diğer çirkin yollara bakış açımı değiştirmeli miyim





Doğudan-batıya henüz göç ettiğim dönemlerde girdi hayatıma bu şarkı. Bir eşcinselin nasıl göründüğünü öğrendik Alphaville ile, ve hiç öğreten olmadı bize onun aslında eşcinsel olmadığını.
Hep bir eşcinsel olarak bilindi, öyle kaldı hafızalarda. Bu şarkıyı dinlemenin ibnelik olduğu yerler bile gördüm, öyle düşünen insanlar tanıdım.

Şimdi büyüdüm. En az çocukluğumdakiler kadar ön yargılıyım. Ama düşününce anlıyorum ki, aslında ibnelik o gördüğüm yerlerde, tanıdığım insanlardaymış...

Daha önce dinlediğimiz bir şarkıyı bir süre sonra tekrar dinlediğimizde ilk dinlediğimiz anki kokuları, tatları ve hisleri tekrar yaşarız ya, işte bende arada sırada böyle nostaljik parçalar ekleyip bu hisleri paylaşacağım(istek parçalarınızı peçete ile gönderebilirsiniz). Bu seferki fikrin oluştuğu yazı olduğu için hatta fikir henüz 2 cümle önce oluştuğu için muaf sayıldı.

Bu arada konu başlığı Nostalji kuşağı-2. Boşa aramayın bunun biri yok, ibnelik olsun diye yaptım. Nostalji sevenler için geliyor. Alphaville-Big in Japan...



5 Nisan 2009 Pazar

A noktasından B noktasına giden yakın geçmişten anılar-2

Yer, Mercedes otobüsleri, orta sıralar koridor tarafı, hareket hali. Kulağımda kulaklık, şarkı System of a down - Lonely day, süre 2dk 47 saniye.

Koridor tarafında oturmaktan nefret ediyorum. Uyurken başım hep derde girmiştir koltukların bu tarafında. Ama hareket halindeki bir taşıtta uyumak bir otelin kral dairesinde uyumaktan çok daha keyif verici olmştur hep benim için. Zaten karşı koyulamaz bir şekilde uyuyorum her seferinde. Sırf bu yüzden araba kullanmaya bile korkmuşumdur hep.

Yanımda parfüm dolu bir küvette çimip otobüse binmiş bir hatun vardı. Etrafı kolaçan ettim ve görünürde yer vermediğim için bana rahatsızlık verici bakış atacak kimseyi görememiştim. Koridorun diğer tarafındaki koltukta bir adam kolunu tutmuş, kendini değişik şekillere sokuyordu. Ya gerizekalı yada psikolojik bir rahatsızlığı var diye düşündüm. Devamlı olarak dişlerini sıkıp kaşlarını çatıyordu. Tepemde ise 2 mağara adamı durmuş bir şeyler haykırıyordu. İlk önce neden bu kadar sesli konuştuklarını anlamasamda, daha sonra merakımdan müziğin sesini kısıp dinleyerek, yanımdaki parfüm şişesine konuşmalarını duyurmaya çalıştıklarını anladım.

-Olum tamda arabayı çarpacak zamanı buldun, en işimize yaracak zamanda otobüslerde sürünüyoruz senin yüzünden.
-Napayım olum adamlar gaza getirdi draft yapalım diye, aldım anahtarlarını zaten muhahaha.
-Muhahaha.
-Boşver alırız yarına. Bizim karizmamızdan daha mı önemli olum.
-Öylede jeep ilede draft mı yapılır abartmışsın sende olayı.
-Ya söyledim pedere madem bana araba alıyon spor bişi al bari diye, o da arada lazım olur bizde kullanırız dedi.
-Mahalledeki manitaları napacağız peki, illede arabada araba diyorlar olum.
-Boşver abi ben bundan sonra otobüse binen aile kızları ile takılacam.
-Valla çokda güzel manitalar varmış hakkaten otobüslerdede.
-Öyle tabi olum. Sen bide "bizim 98H lara" binen manitaları görecen.

Daha sonra şoförün ısrarlı "arkalara doğru ilerleyelim beyler" lafından sonra kapsama alanımın dışına doğru ilerlediler. Halbuki konu çok daha ilgi çekici olmuştu "bizim 98H" lafından sonra. Benim iç sesimde içimde kaldı tabi, "98H larada otobüse binerken bastığın akbil ile mi biniyorsun" diyemeden. Müziğin sesini tekrar açtım. Mavi Sakal-İki Yol, süre 7dk 04saniye. Göz kapaklarım git gide ağırlaşmaya başlamıştı yine...

Birden irkilerek açtım gözlerimi. Kafam uyku halindeyken koridor tarafına doğru savrulmuş, dengemi kaybedip düşmeden neyseki kendime gelmiştim. Gören herkes tarafından yine gayet salak bir duruma düşmüştüm. Bu yüzden koridor tarafında oturmaktan hep nefret ediyorum. Kendimi toparlayıp uyumaya devam ettim. Zaman zaman kafam savrulsada zamanında kendime gelmiştim her seferinde. Yanımdaki deli adama baktım. Kafamın savrulmasından dolayı dikkati üzerime toplanmamış bir o vardı. Adamı birden çok sevdim. Hala dişlerini sıkıyor kaşlarını çatıyor ve omuzunu tutup birşeyler mırıldanıyordu. Tekrar gözlerimi kapattım. Sıradaki şarkı Sertab Erener-Lal, süre 3dk 37saniye.

Kafamı çarpma hissiyatı ve tepemde duran 40 lı yaşlarda, takım elbiseli, kilolu, bıyıklı adamın "UIIGHH!" sesi ile uyandım. (Siktir) Sanırım kafam yine savrulmuş ve adamın testislerini kırmıştı. O saatten sonra sikseler açmazdım ben o gözleri zaten. Uykuda birine saldırmanın etik olmayacağı varsayımla gözlerimi kapalı tutuyordum ama bu sefer uyumamaya yeminli olarak. Tezim kendini ispatladı olsa gerek ki her hangi bir şiddete maruz kalmadım. Koridor tarafında oturmaktan gerçekten nefret ediyordum.

Yanımdaki deli inmeye hazırlanıyordu. Yanında ayakta duran adamdan yardım rica etti. Meğer adam deli değilmiş. Kolu çıktığı ve parası olmadığı için hastaneye otobüsle gelen adamcağız durumu açıklayınca otobüsteki herkes seferber oldu yardım etmek için. Bir kez daha ön yargının ne kadar kötü olduğunu hatırlattım kendime. Ama bu durum yanımda oturan parfümeri güzelinin bir sürtük olduğu konusundaki düşüncelerimde yanıldığımı göstermez diye düşündüm (evet ironiyide sevdim hep).

Yanımdaki parfümeri güzeli kalkıp yerine adeleli ve karizmatik bir adam oturdu. Otururken gözgöze geldik ve gülümseyerek geçmesi için müsade etti. Gülümseyerek müsade ettim. Göz kapaklarım ağırlaşıp yanımda da ayakta duran kimse kalmayınca gönül rahatlığı ile gözlerimi kapatıp uykuya daldım. Bu sırada çalan şarkı yine System of a down, bu sefer chop Suey, süre 3dk 31 saniye.

Otobüsün sarsılması ile gözlerimi açtım ve hasiktir diyip hiç kıpırdamadan olayı idrak etmeye çalışarak bekledim. Başım yanımdaki adamın o adeleli koluna yaslanmış ve dudağım kenarındaki tükürüğün bir kısmı bu sefer adamın koluna akmıştı. Bu eşcinsel ve rezil görüntüyü sadece bir "pardon" diyerek geçiştirdim. Adam güldü ve önemli değil dedi. Tanrım ne kadar insancıl bir kul diye düşündüm. Kız olsam kesin verirdim ama bu şansı az farklada olsa kaçırmış oldu. Hemen kalkıp arka sıralarda boş olan bir cam kenarına oturdum. Koridor tarafında oturmaktan nefret etmekte ne kadar haklı olduğumu düşündüm tekrar. Kafamı cama yasladım ve tam uyuyacakken koltuğun arkasına yapıştırdıkları sümükten fena halde rahatsız oldum ve yerimi değiştirip bir başka cam kenarına oturdum. Bu sırada çalan şarkı Fatih Erdemci-Ben ölmeden önce, süre 4dk 50saniye.

Eve geldim. Çişimi yaparken göbeğimin, daha aşağısını görmemde küçük bir engel oluşturduğunu gördüm. Bu yüzden biraz kilo vermem gerektiğini düşünüp yemek yemeden playstation ın başına oturdum. PES 2008 i açtım. Bir süre sonra izmir'den bir telefon geldi. Arayan annemdi. Dedemin düşüp kafasını çarptığını ve beyin kanaması geçirip yoğun bakıma alındığını, en azından babaannemi bir aramam gerektiğini söyledi. Telefonu kapattım ve oyunuma devam ettim. Son dakikalara doğru bir gol yedim. Golün tekrarı gelirken aklıma Albert Camus'un Yabancı-sındaki Mersault geldi. Kendimden utanmalıyım diye düşündüm. Dolaptan kendime bir bira aldım, oyuna devam ettim. Rövanş maçında oyun sistemini 4-4-1-2 olarak değiştirdim. Turu geçmek için baskılı oynayıp gol atmak zorundaydım...

1 Nisan 2009 Çarşamba

Emek hırsızlığı



Tamam fotoğrafçılıktan hiç anlamam ve fotoğraf makinem son derece dandik ayrıca bira şişesinin kağıdını soyma hastalığım olabilir, ama saygıdeğer flicker kardeş konsept ve fikir bana ait.Freudluk durumum benim emeğimi çalmanı engellemez...dimi?,

ve evet...Tuborg Gold favorim...

Related Posts with Thumbnails