30 Mart 2009 Pazartesi

Kısa bir yazı olmalı bu

Sis, tipi ve soğuk hava şartları. Gerekçe bu idi. Kısa bir yazı olmalı bu, olmak zorunda, çünkü her düşünüşümde ağızım nefretle doluyor, küfür kusmak istiyorum. Aslında inanın küfrü sakınmam yazarken içimden geliyorsa. Ama bu sefer değil...
Yazıyı çok kısa tutarak burada günah çıkarmak istiyorum sadece.
Anladım ki;
İsrail'den yada Amerika'dan aldığımız tüm teknoloji, silah yada her ne halt ise benzeri şeyin kullanım klavuzunu okumayacak kadar salak bir milletmişiz. Meğer klavuzun içinde, "kurtarmak için değildir" yazıyormuş. Aslında tek kullanım amaçları sadece can almak içinmiş..
Bir Türk dünyaya bedelmiş ama soğuk bir kış akşamı helede tipi varsa o Türk üşürmüş, ve o Türkün imkanları kısıtlıymış.
Ama, 17 köylü koca bir devlete bedelmiş meğer. Kendi teknolojileri ile ve daha mı akıllı olduklarından bilmiyorum, bulup yer göstermişler birde "aha enkaz burda" diye.
Yer göstermişler dedik ama, dedim ya yazımın başında sis, tipi ve soğuk hava şartları nedeni ile sabahı beklemek zorundaymışız.
Öyle BBG evi gibi izlenen dağlarda RTÜK tarafından yayından geçici olarak kaldırılmış üstüne üstlük. Oda malum kış şartlarından dolayı olsa gerek.
Adamlar uzaya çıkıyor muhabbetini geçtim, yada aylarca güneş görmeyen kuzey kutbunun -40 derecesinde yapılan işleri kurulan tesisleri. Sen hava karardı sıcaklık düştü diye oradaki 6 insanevladını terkettin. 4 ü 1 saat içinde öldü dediler ne kadar doğruysa. 5. side fazla dayanamadı diyelim. 6. kırık bacağı ile metrelerce gidip soğuktan korunmak için bir oyuk bulup ne kadar bekledi acaba devletin o malum hava şartlarından dolayı çıkamadığı dağda, o devletin yardımını.
Kısa tutacağım dedim yazımı ama sözümü tutamadım, özür dilerim. Ne zaman böyle konuşsam anarşist dediler bana. Hazır sözümü tutamamışken bir tanesini daha çiğneyeyim o halde. Sokayım şuan sinirlendiğim ne kadar sistem ve ne kadar kurum varsa bütün hepsine.

29 Mart 2009 Pazar

ben, "oy"um ve başka hiçbir şeyim bu ülkede


Gayet sıkıcı bir 90 dk sonunda neyseki bitti diyebileceğim bir maç oldu İspanya-Türkiye maçı. Galatasaray'ın Avrupa'dan elenmesi, ligde kötü sonuçlar alınması ve Bülent Korkmaz'a gitgide daha çok kıl olmamın ardından böyle bir maç iyice can sıkıcı oldu ki Bosna Hersek'te 1 puan farkla bizim önümüze geçti. Bu durum geçmişte olduğu gibi beni bir kaç yıl futboldan uzaklaştıracak türden. Hele Arda'nın önümüzdeki dönemlerde "hülle" yolu ile 25 milyon Euro'ya Fenerbahçe'ye gideceği, Aziz Yıldırım ile Adnan Polat'ın anlaşmış olduğu haberi Ali Samiyen'in bazı kulağı delik Loca izleyicileri arasında dedikodu olarak dolaşması ve bunun hazmedilemez kabusu, iyiden iyiye uykumu kaçırmış durumda. Bu haberin gerçek olma ihitmaline karşı Hıncal Uluç denen adama bile e-mail atmayı ve eğer mümkünse bu plana bir şekilde taş koymayı planlıyorum (Aziz Yıldırım ve Adnan Polat anlaşıyor ve ben böyle iki adamın anlaşmasını bozmak için planlar yapıyorum. İşte örnek Türk genci). Sanırım benim için son şans İspanya ile İstanbul'da oynayacağımız maç olacak. Umarım sonuç futboldan uzaklaşmamı engelleyecek bir şey olur.

Aslında, gayet gereksiz olan bu yazıyı yazmamdaki gaye bir sorunun cevabını merak etmemdi.

Yarın seçim var ve bu maç okadar sıkıcıydı ki son dakikalara doğru aklıma bir şey takıldı. Bizim bu elemanlar yarın nasıl oy kullanacak acaba? (Maçı izlememiş olanlar, maçın nasıl geçtiğini anlasın artık)

Madem hazır yazmaya başladık işi dahada gereksizleştireyim. Zira, işemek gibidir yazmak benim için. Bir kere başladın mı bırakamıyorsun.
Gregor Samsa demişti, "kimlere oy vermeyeceksiniz?" diye. Yine oy kullanmayacağım bu seçimlerde de. Sosyal sorumluluk vb nasihatları milyon kez dinlemiş irdelemiş ve yorumsuz bırakmış biri olarak seçmeme hakkımı, zira "içinizde seçebileceğim adam yok" imajını verme niyetindeyim/niyetindeyiz. Bu ülkede oy'a da inancım sıfır zaten. Neticede bu ülkenin oy oranı, muhalefetinde "tam istediği gibi" yani onlar yada bizler zihniyetine çevrilmiş, bir çok insan benimsemese bile iktadara olan memnuniyetsizlik neticesinde muhalefet adına oy kullanmayı kararlaştırmış. Dedimya muhalefetinde "tam istediği" bu diye. En son iktidarlığı Fenerbahçe'nin Türkiye kupasını almasından bile çok eski olan bir parti, halkı sürekli bizler ve the others diye ikiye ayırarak muhalefetteki iktidarını sağlamlaştırmakta. Çeşitli gruplarda gördüğüm ve okuduğum üzere, yeni gelen başka bir çeşit "oy" grubu var ki onlarda taktire şayan bir salaklık örneği göstererek Yazıcıoğlu'nun anısına BBP'ye oy verme niyetindelermiş ve bunun propogandasını yapıyorlar. "Var mısın yok musun?" a çok kafa yoruyor bu millet. Onların gözünde oy kutusu ile Acun'un kutusu arasında çok fark yok anladığım kadarı ile (Sayın yetkili, oyumuzu bu kutuya mı atıyoruz? Bu kutuda kırmızı hissediyorum ama hayırlısı olsun). Seçim anlayışının geldiği son nokta diyorum ben buna.

Dedimya oy kullanmayacağım diye. Karşı fikirde olanlar hele hele "iktidarı yıkmak için bari muhalefete ver" diyenler yada "bu ülke sizin gibiler yüzünden burda" diyenler bana hiç kızmasın yada konu üzerinde kafa yormasın. Zira ben çok yordum. Eğer siyasilerin gözünde ben, oyum ve başka hiçbir şey isem bu ülkede, buyrun burdan yakın,























Ayrıca nedendir bilmiyorum, mutlaka kutusu hakkaten güzel bir hatun bulunuyor Acun'un karşısında.

23 Mart 2009 Pazartesi

A noktasından B noktasına giden yakın geçmişten anılar-1

Soru : İki nokta arasında gidilebilecek en kısa yolu bulabilmek için kullanılacak tekrarlı permütasyon formülü nedir?

Yer Mercedes otobüsleri, orta kapı yanı, cam kenarı, hareket hali. Kafa cama yapışık, zamansız uyuklamalar ardından dudağın sağ köşesine salya birikmiş. Kulağımda kulaklık dilimde Where is my mind süre 3 dk 51 sn. Yanımdaki liseli veledin kalkması ile açtım tekrar gözlerimi. Dudağımın sağ köşesine biriken salyadan bir miktar koluma akmış. Ağızımı silerken hemen orta kapının önünde inmeye hazırlanan hatuncukla göz göze geldim. Gayet kokoş giyimli ve ağır makyajlı bir hatundu. Gözlerine ve çevresine yaptığı özel ve ihtişamlı makyaj sayesinde gözleri, uzunları yakmış araba farını andırıyordu. Gayet iğrenmiş bir şekilde bana bakıyor, o bana bakarken ise gözleri, bana sanki sellektör yapıyormuş gibi geliyordu. Kolumdaki salyayı farkettim ve çaktırmadan sildim. Kendi iğrençliğimden utanıp gözlerimi kapadım...Sanırım en iyisi bir süre uyumuş numarası yapmaktı...

Otobüs durunca hatuncuk otobüsten neyse ki indi. Biraz daha uymaya niyetlenerek tekrar gözlerimi kapattım. Kulağımda kulaklık, bu sefer Led Zeplin-Stairway To Heaven,süre 5 dk 05 sn. Birden bire izleniyor hissine kapıldım. Sol gözümü hafif kısarak etrafı kolaçan ederken 40-50 yaşlarda sevimsiz yüzlü bir kadının gözlerini bana diktiğini farkettim. Belliki bana psikolojik baskı yapıp yerimi alacak. Yemezler, kendi götümle ısıtmışım bu kış günü hayatta bırakmam. Kadın kaşlarını çatarak bana bakmaya başladı. Tırstım nedense. Cıngar çıkaracak birine benziyordu. Gözümü kapatıp tekrar uyuyor numarası yapmaya karar verdim. İnsan bir kere kıllandımı duramıyordu. Merakla gözümü açıp açıp bakıyorumdum, bakmaya devam ediyor mu diye. Bana odaklanmış kaşlarını çatmış ve gözlerini halen bana dikmiş durumdaydı. Psikolojik olarak kendimi suçlu hissetmemi sağladı. Ama hemen pes etmemeye ve telepatik yönden savaş açmaya karar verdim. Otobüs durağa geldi ve kapılarını açtı. Yolcular indi ve tekrar kapı kapanıp hareket edince kadının inmiş olabileceğinden duyduğum rahatlıkla gözümü açtım. Kadın yerinde değildi. Rahat bir nefes almıştım ki, yan koltuğun önünde dikelmiş ve kendi gibi yaşıtlardan oluşan bir grubuda arkasına almış gençlerin artık ne kadar saygısız olduğunu anlatmaya başlamışdı. Üzerimdeki baskıyı iyiyce hissetmeye başladım. Grup olarak saldırıyorlardı. Hissediyorumdum, hepsi birlik olmuş benim koltuğuma göz dikmişlerdi. Sanki ben kalksam üçü dördü birden üst üste o koltuğa oturacaktı. Gitgide söylentiler arka koltuk ve yan sıradaki koltuklara sıçramaya başladı. Mahalle baskısı dedikleri şeyin ne demek olduğunu o an anladım. Yanlış bir hareketimle linç girişiminde bile bulunabilirlerdi. O kadar çok söylendilerki yan sırada oturan kırklı yaşlarda bir adam ve genç bir kız yer verdi. İkisi oturdu, beni izleyen kadın hala tepemde gözlerini bana dikmiş durumdaydı. yanımda ki adam da rahatsız oldu ki yer vermeye hazırlanıyordu. Lanet olsun, tamda yanıma olmazki. Adam dayanamayıp kadına sonunda yerini verdi. Kadın kafasını çevirip hala bana bakmaya devam ediyordu. Bir yandan da otobüste topladığı grubuna gençlerin saygısızlığını anlatıp duruyordu. Bir adımı söylemediği kaldı otobüste. Kafamı cama yasladım, müziğin sesini sonuna kadar açtım ve mırıldanmaya başladım... Duman-Belki alışmam lazım, 3 dk 32 sn.

Gözlerimi tekrar açtığımda yanımda oturan menopoz kalkmaya hazırlanıyordu. Belki otobüsün merdivenlerinden düşer diye bekleyip gözlerimi uyumak için tekrar kapatmadım. Bekledim, ama düşmedi. İndikten sonra bana beddua eder gibi bir bakış attı. Elimle camın arkasında nah işareti yaptım. Dudağımda Kevin Spacey'in American Beauty'deki meşhur gülümseyişi oluştu...

Otobüs biraz daha boşalmıştı. Yanıma 20-21 yaşlarda bir veled-i zina oturdu. Jöleli saçlarına, yırtık kot pantolonuna, parlak ayakkabılarına, doggy style sevişen bir çifti anımsatan tişörtüne ve iğrenç deodorant kokusuna kıl olmuştum. Bir çeşit emo idi sanırım. Ağızında cart cart çiğnediği sakızı balon yapıp patlatıp duruyor, aynı anda benimde ona bir kafa patlatasım geliyordu. Uykumun içine etmişti. Önümde ayakta duran benim yaşlardaki elemanda gayet gıcık olduğunu belli edip, çocuk sakızı her patlatışında cık cık cık diye söyleniyordu. Bir süre sonra elemanın cıklamalarına bende katıldım. Bir başkası "bu gençlik nereye koşuyor böyle" benzeri söylenmeye başladı. Bende elemanlara yeni yetişen nesilin ne kadar saygısız olduğundan söz ettim. Hep birlikte bana hak verdiler. Sonraki durakta emoya gıcık olan iki eleman, emoyla birlikte otobüsten indi. Halbuki elemanlar Taksim'de ineceklerinden söz ediyorlar. Tekrar uyumaya çalışarak kafamı cama yasladım. Kulağımda Joan Osborne-One of Us, 4 dk 24 sn.

"If God had a Name What would it be"

20 Mart 2009 Cuma

Uzak Geçmişten Anılar

Orda bir köy var uzakta, o köy Fenerbahçe köyüdür (bknz: Kadıköy-Şükrü Saraçoğlu)...

Varsın gidememiş olalım Kadıköye UEFA Finali için. Yinede teşekkür etmek istiyorum, kısa sürsede bize yaşattıkları heyecan için. Hiç olmadı, tanıdığım tüm Fenerbahçelilerin yüreklerini ağızlarına getirdikleri için. Varsın efsanemiz Kopenhag'da kalsın, bundan sonra bize düşen takıma arka çıkıp alkışlamaktır. En azından önümüzdeki yıl için bol miktar hırs depoladığımızı düşünüyorum. Ya Fenerbahçe'nin düştüğü duruma düşseydik. Fi tarihinde fotomaç gibi düdük bir gazetenin bile Fenarbahçe için yaptığı öngörü hala geçerliliğini koruyor nede olsa.)
















Galatasaray 2000'de UEFA kupasını almadan önceki yıllarda atlattığı evreleri hatırlarsak, şuanda da aynı evrelerden geçmekteyiz. Üstüne üstlük artık UEFA kupası, tadılmış bir başaradır bizler için.

















Aynı başarının tekrarı Kadı-köy'de tabiki dadından yenmezdi, ama her aslanın gönlünde hakikat ki, 1 numaralı kupa yani Şampiyonlar Ligi kupası yatar.


Şimdi mecburen ben kendimi bir süre bunlarla parmaklamak zorundayım. Her Türk futbol sever gibi takımın teknik idaresi, futbolcuların oyunlarını yorumlamak gibi eleştirilerin alasını yaparım ama g*t & şemsiye ilişkisi nedeni ile gerek duymuyorum. Gidim ben biraz daha şu eski resimlere bakayım, youtube dan Hagi'nin gollerini falan izleyeyim, birazda uzak geçmişten bir tutam anıyı burundan çekeyim kafamı bulayım falan işte. Moralim çok bozuk a.q.

19 Mart 2009 Perşembe

Yakın Geçmişten Anılar

Bir yalana kurban gitmiştim. Her ne kadar yalan olduğunu sonradan fark etmiş olsam da, o an için şüphelenmemişte değildim. Küçücük bir odanın içine tıkılmış bekliyordum. Daha sonra orta yaşlı balık etli bir kadın hücreye girdi ve emrivaki bir şekilde, “Soyun” dedi. Hem de tamamen. Turuncu tek parça bir kıyafeti de yatağın kenarına koydu ve “geri döneceğim” diyerek hücreden çıktı. Benden az sonra hücreye baygın halde gelen kirli sakallı ve doğulu tipli adam hafiften rahatsız edici bir şekilde inliyordu. Nasıl olduğunu sordum ama belli ki hala kendine gelememişti. Korkularım daha da arttı. Kadın tekrar hücreye girdi. Arkasında oldukça güzel ve adının Işıl olduğunu daha önce öğrenmiş olduğum sert bakışlı nazi subayı gibi bir asistan vardı. “Hazır mısın” diye sorduklarında, “hazırım ve korkmuyorum” diye cevap verdim. “Sadece açım” diye yarı duyulur şekilde kendi kendime mırıldandım. Uzun süredir hiçbir şey yememiştim. Asistan, “bizde zaten öyle olsun istiyoruz” diye karşılık verdi. Çıplaktım ve üzerimde sadece oldukça ince olan turuncu tek parça bir kıyafet vardı. Bana doğru yaklaştı ve gözlerimin hizasına doğru eğildi. Parfümünün ve çiğnediği sakızın kokusunu alabiliyordum. Üniformasının yakasından sadece bir kısmını görebildiğim göğüsleri, dikkatimi dağıtıyordu. İki elini yüzümün arasına alarak hiç bir şey demeden uzun süre gözlerimin içine baktı. Bir ara gözlerimi onunkinden kaçırsam da emrivaki bir şekilde yüzümü tutup o rahatsız edici bakışlarına devam etti. Doğruldu ve “gidiyoruz” dedi. 2 genç erkek ve orta yaşlı kadın kolumdan tutarak beni bir sandalyeye oturttular. “Nereye” diye sordum ve erkek olanlardan biri gülerek “bodruma” dedi. “Bodrum mu?” diye yeniledim, “evet” dedi. Neden bilmiyorum aklıma Trantino ve Hostel filmi geldi. Bodruma indiğimizde elime bir dosya tutuşturdular. Sanırım bana aitti. Dosyaya hafif bir göz gezdirdim ama ne yazıldığına dair hiç bir şey anlamamıştım. Beni götürdükleri yerde 3 kadın, 1 de genç bir adam daha vardı. Uzun ince ve yüksekte duran, üzerinde büyük spotlar ve garip erdavatlar olan bir yatağa yatırıp bağladılar. Kadınlardan daha yaşlıca olanı iyice üzerime eğildi. Dudakları neredeyse dudağıma değecekti. Dilimi uzatsam kadının ağzına girecekti. Bunu düşündüm ama yapmadım. Göğüslerini tamamen vücudumun üzerine salmış bir şekilde duruyordu. Üzerimde ağırlık yapıyorlardı. Bir süre göz göze kaldık. Bana ne yapacaklarını az çok tahmin ediyordum, ama yinede heyecanla karışık bir korku vardı içimde. Birazda canımı acıtmalarından korkuyordum. Sonra kadın hızlıca doğruldu. Açlıktan dolayı olsa gerek ağızım koktuğum için sanırım. Acaba kızmış mıdır? diye geçirdim içimden. Eline yeşil bir örtü aldı ve yüzüme kapattı. Hostel filminin tüm sahneleri teker teker gözlerimin önünde geçiyordu. "Burada hayatımın bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmesi gerekirdi aslında" diye düşündüm. Örtü yüzümü tamamen kapatmış üzerinde sadece sağ gözümü açıkta bırakan bir delik vardı. Lanet olsun, gerçekten çok kızmış diye geçirdim içimden. “Sakın kıpırdama” dedi. Bağlıydım zaten ne yapabilirim ki? Elinde bir bisturi ile bana doğru geldiğini görüyordum tek gözümle. Konuşamıyordum ve kas katı kesilmiştim. İçimden bildiğim tüm küfürleri savuruyordum dişlerimi sıkmaktan çenem ağrıyordu ve yatağın kenarını sıkmaktan ellerimden ve parmaklarımdan kütleme sesleri geliyordu. Gözüme bir kanca taktılar ve gözümü kırpmamı olanaksızlaştırdılar. Elinde bistüri ile beklerken diğeri gözüme bir şeyler sıktı. O kadar sıkı bağladılar ki hiç hareket edemiyordum. Sadece inleme sesi çıkarabiliyor ve ellerimle yatağın kenarları sıkıyordum. Kasılmaktan onlara yalvaramıyordum bile. Birden yüzümün sağ tarafının beton gibi olduğunu hissettim. Aman allahım hiçbir şey hissedemiyordum. Sanırım uyuşturmuşlardı. İçim daha az acı hissedeceğim düşüncesi ile tam biraz rahatlamıştı ki, o lanet olası elinde bistüri üzerime doğru eğildi. Sadece ağız kokusuna bu kadar kızmış olabileceğini artık sanmıyordum. bistüri gözüme doğru yaklaştıkça, “şimdi uyanacağım, şimdi uyanacağım” diye geçiriyordum içimden. Bu olsa olsa bir rüya olmalıydı zaten. Ama değildi. Rüya olmadığını bistüri gözüme girip, göz çukurumu kanla doldurduğu zaman anladım. Nefes almakta zorlanıyordum. Hiçbir şey hissetmiyor ama her şeyi görüp duyabiliyordum. Allah kahretsin bu nasıl bir işkenceydi böyle. Neredeyse bayılacağım o ana geldi ki göz merceğimi çekip çıkardıklarını gördüm ve biri gözümün arkasına bir kanca takıp göz bebeğimi ters çevirip duruyordu. Bilmiyorum, yada bana öyle geliyordu. Neredeyse kusmak üzereydim. Bir süre sonra diğer lanet olası kadın bir iğne ile geldi ve iğneyi her batırışında o gözümü deliş sesi kulaklarımı parçalıyordu.

Hırt, hırt, hırt…

Tekrar tekrar batırıyor, iğnenin sadece gözüme değdiği anı görüyor deldikten sonra gözümün içine girişini izliyor daha doğrusu izlemek zorunda kalıyordum. Ne gözlerimi kırpabiliyordum nede başımı oynatabiliyordum. Dikme işi bitince lanet olası bir düğüm attılar gözüme. Tüm bunlar tam 45 dk almıştı ancak bana günlerce sürmüş gibi gelmişti. Ne yapmıştım ben, bu lanet olası yerde ne işim vardı hiç bilmiyordum. Kendimden geçmiş bir şekildeyken iki serseri koluma girip beni geldiğim sandalyeye oturttular ve aptal şakalar yaparak dalga geçmeye başladılar. Bunlar insan olamazdı. Belki de zaten değillerdi. Biraz gücüm olsa kaçmam içten bile değildi, ama 3. adımımı atmadan yere yığılacağımı biliyordum. Aslında üşümüyordum ama bacaklarım kontrol edilemez bir şekilde titriyordu. Sonradan öğrendim ki “şok” dedikleri meğer böyle birşeymiş. Beni tekrar aynı hücreye getirdiler ve yanımda inleyerek yatan adam hala susmamış inlemeye devam ediyordu. Aman allahım kim bilir ona neler yapmışlardı. Ardından o nazi subayına benzeyen asistan girdi hücreye gülerek. Tam bir fahişe gibiydi gözümde. Güzel memeleri olan bir fahişe. Eğildi, gözlerime baktı ve “tebrik ederim, iyi dayandın doğrusu. Cesurdun, gıkın bile çıkmadı” gibi laflar gevelemeye başladı. Anladım ki benden hoşlanmıştı. “Öyleyimdir, daha kötüsünü de gördüm” diye cevap verdim yarı iniltili bir şekilde. Sürtük bir kadın gülüşü atarak “belli, yine görüşeceğiz” diyerek hücreden çıktı. Elbiselerim bıraktığım yerdeydi. İnanılmaz bir hızla ve kalan son güçlerimi de kullanarak giyindim. Kapı kitli değildi. Hafifçe açıp dışarıyı süzdüm. Orta yaşlı kadın diğer hücreleri kontrol ediyordu. En sondaki hücreye girdiği anda hızla hareket ederek merdivenlere doğru koştum. Asistan gördü ve arkamdan “dur” diye bağırdı. Ama dinlemedim ve merdivenleri 4 er 5er atlayarak aşağı indim. Sanırım 5 yada 6. katta tutuluyordum. Son katlara gelirken ayağımı burktum ama umurumda bile değildi. Kapıda esmer uzun saçlı bir bayan görevli vardı. Göz göze geldik. -Kesilip, biçilip, dikilen gözüme baktı. Gerçekten üzüldüğü için mi bilmiyorum, yoksa acıdı m? ama hiç diğerlerine benzemiyordu. Zira kenara çekilerek geçmeme yardım etti. Çirkin bir kadındı aslında, ama yinede sevişilebilir diye düşündüm. Tam koşarak uzaklaşırken durdum, ona baktım ve “teşekkür ederim” dedim. “Geçmiş olsun” diye cevap verdi.

Evet gelmiş ve geçirilmiş olmuştum. Bir yalana kurban gitmiştim, hangi orospu çocuğu söyledi hatırlamıyorum ama local ameliyatların anestezi ile yapılan operasyona göre daha kolay ve acısız olduğunu söylemişlerdi. Öyle değildi. Buradan uzaklaşır uzaklaşmaz ilk iş olarak bu yalanı kimin söylediğini hatırlayıp elime geçirmeyi ve local olarak tecavüz etmeyi planlıyordum. Diğer yandan galata kulesinin altında ki o dik yokuştan, ıssız adamın evinin tam önünden, bazen koşarak bazen de düşüp, sendeleyip yuvarlanarak mümkün olduğunca uzaklaşmaya çalışıyordum. Yüzümün sağ tarafı hala uyuşuktu. Yüzümün uyuşmuş olan tarafı laçka olmuş bir şekilde istiklal’e girerken caddede ki kalabalık bana sanki Hostel filminden kaçmışım gibi bakıyordu. Bense kalabalığın arasında onlara çarparak uzaklaşmaya çalışıyordum. Tanrım, göğüsleri ne kadar da güzeldi.

15 Mart 2009 Pazar

Güneşi gördüm

"Loo loo Mahsun" diye yaşlı bir kadının Mahsun Kırmızıgüle seslendiği klip geldi aklıma bu yazıyı yazmaya başlarken. Gün itibari ile ben de derim ki, allah cezanı versin Mahsun...

Film konusunda ön yargılı olmamayı yıllar önce Clint Eastwood'la öğrendim. Kaldı ki bu adamın yönettiği her film taktire şayandır. Mahsun'un ilk filmi Beyaz Melek'i elimde olmasada ön yargılı olarak izlemiştim ve ondan kesinlikle beklemediğim bir performans gördüm. Son filmi güneşi Gördüm'ü de beyaz melek'in referansı ile bu akşam izledim.

Film hakkında çok fazla detay girmeyeceğim ki anlatmaya kalkarsam geniş bir özet çıkarmam muhtemeldir. Biraz Çağan Irmak'lık vardı filmde. Nasıl Çağan Irmak filmlerinde hep "ağlayın lan burda" tarzı hareketler ile gerek Babam ve Oğlum gerekse Issız Adam'da izleyiciyi ağlatmayı planladıysa Mahsun'da benzer sahnelerde bulunmuş. Eklemek isterim ki hiç bir Çağan Irmak filminde ağlama gereği duymadım. Mahsun'un, Çağan'dan farklı olarak bunu film boyunca defalarca tekrarlatması ve izleyiciyi salya sümük bırakmasıydı. Filmin Apache helikopterleri ile terörist sığınaklarını vurmasıyla başlayan girişi çok beğendim. Bu beni Türk'lerinde çok iyi bir savaş filmi yapabileceği konusunda heyecanlandırdı. Türk-Kürt ve PKK-Asker ilişkisinide çok ince ve oldukça oturaklı işlemiş. Filmi izlerken Avrupa ile Türkiye kıyaslarına ilk anda olumsuz tepki versemde daha sonra mantıklı düşünerek helal olsun diyor, insanlığa verilen önemin ve devletten ne beklememiz gerektiğini izleyiciye, kendine göre ve bana görede başarılı bir şekilde göstermiştir. Özellikle "yau biz kasabaya gidene kadar en az on kez arama yapılıyo gurban, kaç tanede ülke sınırından geçtik ne soran var ne durduran var" gibi eleştirici ve esprili repliklerde de başarılı idi.

Olumsuz yönleri ise filmin biraz dağınık olmasıydı. PKK-Asker ilişkisi, her iki tarafın arasında kalan halkın dramı, o halkın yerlerinden edilişi, köyden şehre gelen mazlum ailenin dramı, eşcincelliği bilmeyen ama eşcinsel olan köylünün şehre gelip travesti olması, töre, evlat acısı, aile dramları derken 3-5 filmde olacak konuları tek bir filmde toplamış. Sanki son filmiymişte aklında olan ne kadar konu varsa hepsini bir filme bağlamış gibiydi. Yinede bu bir sonraki filmini merakla bekleyeceğim gerçeğini değiştirmiyor. Bir sonrakinde çok daha iyi olacağınada kesinlikle şüphem yok. Bunun yanı sıra oyunculuğunada ayrı bir taktir sunmak istiyorum. Bir ara Sean Penn'in Mystic River daki haykırışını hatırladım filmdeki sahnede geçen haykırışını. Bence oldukça başarılıydı. Hele ki o sahneleri çekerken bazı küçük detaylara girmesi ve benzetmeleri bence mükemmeldi. Bu Mahsun'dan bunlar nasıl çıkıyor bilmiyorum ama çok iyi çıkartıyor...

Hani dedim ya yukarıda allah cezanı versin Mahsun diye.
Allah cezanı versin, çünkü herkesi salya sümük bıraktın. Çünkü, yıllardır böyle hönküre hönküre ağlamamıştım. Çünkü, beni bu yüzden hatuna karşı rezil ettin ki iki kuruşluk karizmamı çizdirttin. Çünkü, film bittiğinde ışıklar yandığında ağlak izleri göstermemek ve gizlemek için bana soytarılık yaptırdın. Çünkü, o sırada etrafa baktığımda erkek-kadın herkesin gözü kan çanağıydı. Çünkü, izleyici ışıklar yanıp birbirini gördükten sonra herkes göz yaşlarını saklamak için soytarılığı bırakıp göğsünü gere gere çıktı salondan. Çünkü, film iyi bitmiş kötü bitmiş hiç takmadan, ağlamadan kaynaklanan boşalmanın rahatlığı ile huzur içinde çıktım filmden.
Allah cezanı versin, çünkü her türlü boşalmanın bir kez daha ne kadar güzel olduğunu hatırlattın.

13 Mart 2009 Cuma

Ben, o ve uykusuz geceler, başka bir deyişle "halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti"...

Uykusuzluk… Dayanmakta zorlanıyorum. Uyku ilaçlarını kullanmalıyım beklide. Mutlaka daha erken uyumasını sağlamak zorundayım.

Aylarca süren bir uykusuzluk bu. Gece uyumamalarının ardından başlayan gündüzleri kalkamama, işe geç gitme, bu yüzden patrondan fırça yeme, uykusuzluk yüzünden fincanlar dolusu kahve içme ve aynı nedende tüm günün b*k gibi geçmesi. İnsan vücudunun uykusuzluk konusundaki zaaflarına şahit oluyordum. Aklım dün akşam sakladığım yeni DVD de hala… Eğer görürse işim biter. Asla görmemeli. Bunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Vücudumda büyük bir kırgınlık var. Her ne kadar litrelerce kahve içildikten sonra ayık hissetse bile insan kendini, vücudunun bunu kaldıramadığını bir zaman sonra acılar içinde fark ediyor. Başım ağrıyor ve karpuz gibi yarılacağını hissediyorum. E-maillerime cevaplar yazıyorum ama cevap yazdığım hiçbir e-mail gitmesi gereken adrese gitmiyor. Göz kapağım 3 sn den fazla kapalı kaldığı her süre içerisinde kendimi kaybediyorum.

Uykusuzluk… Lanet hallerim. Kime ne söylediğimi bilmiyorum gün boyunca. Akşam oluyor ve ben yine eve gidiyorum.

Zaman geçiyor, saat gece 11:30 a yaklaştı ve bense çok uykusuzum. Ama uyumamalıyım. O karşı koltukta otuyor. Kucağımda bilgisayar, TV kumandası elimde en sıkıcı programı açıyorum. Lanet olsun daha çok uykum geliyor. Dayanmakta zorlanıyorum. TV masasının altına sakladığım DVD nin bir ucu açıkta kalmış olmalı ki lambanın ışığı üzerine vurduğu için parlıyor. Asla görmemeli. Sessizce gidiyorum, TV nin tozunu alır gibi yapıyorum ve DVD yi görünmeyecek şekilde dikkatlice saklıyorum.

Uykusuzluk… Hala aynı koltukta oturuyor ve sonunda esnedi. Saat gece 12:20. Bu gün oldukça erken oldu. Lanet bir günün sonunda ilk kez şansım yaver gitti. Bana bakıyor, gözlerimi ayırarak bakıyorum ve klasik, ”hiç uykum yok saat daha kaç ki” bakışımı atıyorum ona doğru. Hiç bir şey belli etmemeliyim. Anlamamalı. Lanet olsun çok uykum var.

Mutfakta su içiyor. İnanılmaz derecede uykum var. Onun, artık daha erken uyumasını sağlamak zorundayım. Gözüm masanın altındaki kollarda. Kapı sesini duyuyorum. Allah’ım, işte sonunda uyudu... Saat 12:40...

Hızla masanın altındaki kola uzanıyorum, TV nin sesini sonuna kadar kısıyor, TV masasının altındaki DVD yi çıkartıp takıyorum ve TV nin karşısına geçip dünkü kaldığım yerden devam ediyorum…

Galatasaray – Barcelona... PES 2009 yarı final maçı… Saat 12:45… Hala çok uykum var… Uyku ilaçlarını mutlaka Fatma’nın üzerinde kullanmalıyım…

Seni seviyorum PLAYSTATION… Tüm her şeye rağmen…

11 Mart 2009 Çarşamba

The others...

Hiç bir şey demeden gözlerini gözlerimin içine dikti ve yumruğunu suratıma doğru salladı... Parmakları tam bir kıl yumağı. Oldukça tombul bir eli ve iri kemikleri var, aynı zamanda parmak kemiklerinin eklem yerleride yaralı. Belli ki benden önce bir başkasınada sağlam bir yumruk indirmiş. Yüzük parmağında koca yeşil taşlı bir yüzük, işaret parmağında ise alyansa benzeyen bir başka yüzük daha var. Yüzüğün üzerinde bazı şekiller var ama şuan net göremiyorum. Yumruk benim sol gözüme doğru geldiğine göre belli ki adam solak değil. O koca yüzüğü de sağ el parmaklarına taktığına göre pratiğide kapmış. Şimdi daha net görebiliyorum. Herifin adı ile ilgili olsa gerek bir harf var yüzükte. O kıllı el ise yumruk şeklinde iyice suratıma doğru yaklaşmış durumda. Kaçmayı denesem kurtulabilir miyim acaba? İmdat falan desem? Karşı cadde de kırmızı bir doğan kırmızı ışıkta geçiyor. Yurdum insanı hala alışamadı şu mobese kameralarına. Herifin suratına bakmak istemeyip, gözümü kaçırsamda yinede gözgöze gelmekten kendimi alamıyorum. O kıllı surat korkunç bir hal almış durumda. Bakmaya bile cesaret edemiyorum açıkçası. Güneşin yansıması yüzükten sekerek gözümü alıyor bir an, görüş açım şu an için sıfır. Etrafta bana yardım edecek kimse de yok. Şimdide bir gölge hissediyorum yüzümde... Nedendir bilmiyorum, "beklenen gün gelecekse çekilen acı kutsaldır" sözü geldi aklıma. Sonunda, geldi...

İnsanları anlamak bazen o kadar zor oluyor ki. Aslında şöyle bir mantıklı düşününce İstanbul'da yaşayan birinin insanları anlayabilme gibi bir imkanıda yok. Hani deriz ya 72 milletten insan var. Her milletin her kültürünü anlamış olmak demektir İstanbul'da insanları anlamış olmak demek. Hayır bre allahın adamı, en ufak şeyden de kavgayı büyütüp yumruk atılmaz ki öyle hemen adama. Bre insanevladı diyeceğim ama görenler bilir bir insandan çıkmış olabilme imkanı oldukça düşüktü. Yine de aklı başında olan adam fazla uzatmaz böyle şeyleri. Kafamı s*kim İzmiri bırakıp geldik buralara. Orda gidip adama çarpsan "özür dilerim abi" der insan. Yoldan geçen birinin gözlerinin içine baksan kafasını öne eğer yoluna devam eder, dişiyse kuyruk sallar peşinden gidersin. Burda öylemi, "uleyn ben seen allahi kitabi". Bunlar yine daha edeblisi. "uleyn ben seen aneyn bacıyn"... "Anayı bacıyı katma bak" desen atlar üstüne, zannedersin ki sen onunkine küfür etmişsin. Malum saç az biraz uzun, üstüne bir de küpe falan. İstanbul abi burası, Dünya Kültür Başkenti falan. Benim girip sağ, çıkıncada erkek dönemeyeceğim yerlerin yüzölçümü nedir İstanbul'da? "Bradır (bknz:desmond) bu saçlar, bu küpeler ne? ne ayaksın leyn de bakim baa?","şşt bilader ipnamısınız" yada "kedi mi kesiyon goçum burda amua goyarım seen". Hayır ben mi fazla abartıyorum yoksa bu dialogları. Zira bir süredir bu tarz yerlerden ve kimliklerden uzak tutuyorum kendimi, tabiri caizse "others" muamelesi yapıyorum. Bazen ırkçılık bazen faşizanlık gibi gelsede özümde g*tümü kollamak diyorum ben buna.

Öz dedikte işin özü, burası İstanbul değilde, burası Türkiye demek lazım. Zira İstanbul'u bütünleştirende her milletten adamın istiflenmesi değil mi? Kabul etmek gerekir ki Anadolu şehirlerine göre daha görmüş geçirmiş bir memleket şu İstanbul. Her anı macera ve ekşın dolu. Ama yinede şortla motora binip t*şakları havalandıra havalandıra sadece Anadolu diyarlarında değil Dünya Kültür başkenti'nin bile bir çok semtinde gezemiyorsun ne yazık ki. Gel gelelim ben onları anlayabildim mi? Hayır, bende onları hiç bir zaman anlayamadım ama hiç değilse, sırf bu yüzden laf atmaya sözsel yada görsel tacize ve dövmeye kalkmadım...



Melihciğim, o gezinin ardından çektiğimiz fotoğrafı asıyorum...Nede olsa senin yazından yola çıkarak yazdım... Şu ekonomik krizde malum konu kıtlığı...

8 Mart 2009 Pazar

08 Mart - Günün anlamsızlığı ve önemsizliği adına

"Bir kadının bazen tek dayanağı sürtük olmaktır" der Dolores Claiborne...

Anneler günü, Babalar günü, Öğretmenler günü ve Kadınlar günü gibi özel günler hep (hayır, bu günler kapitalist sistemin bizlere dayattığı tüketim canavarlığı olduğuna dair sosyolojik bir yazıdan bahsetmeyeceğim) bazı değerleri korumak ve önemsemek adına ortaya çıkmıştır. Bu yaptığım tespite istinaden bunların içerisinde günümüz zamanımızda en ikiyüzlü ve utanç verici olanı ise Kadınlar günüdür (Sevgililer günü ve diğer aptal günler ise az önce bahsetmeyeceğimden bahsettiğim kapitalist sistemin tüketim çılgınlığı içerisine girdiği için yazı içerisinde saf dışı kalmıştır). Dolayısı ile özel günleri olan herşeye küçük bir acıma ile bakmışımdır hep, ama kadınlar gününe...

Erkeklerin erkeklik içgüdülerinin yalnızca yüzde onluk bir kısmı kadınlarda olsa idi bu dünyaya hükmederlerdi. Her er kişinin kadınlar hakkında söyleyeceği bir şeyler vardır, ama hiçbir er kişi tam anlamı ile kadınları anlamış değildir. Kadınların böylesine bir özelliği varken hele birde "sürtük olmak" gibi 50 nükleer bombaya eş değer bir silaha sahiplerken nasıl oluyorda hala kendileri için Dünya kadınlar günü adı altında bir gün tertipleyebiliyorlar. Bunun akla yatkın gelen tek cevabı vardır ki bu cevaba istinaden, bir kadın zaafı olan alışveriş tutkusunuda göz önüne alacak olursak er kişiler olarak kendimizi kullanılmış hissediyor olmalıyız...

6 Mart 2009 Cuma

Türk öğ(v)ün, çalış, güven...

Türk öğ(v)ün, çalış, güven…
Öğün müdür övün müdür abicim biri açıklasın bana. Güzel bir espri yapacaktım içimde patladı yapamadım. Hayvanın biri çıkıp da la salak o öğ(v)ün yazılmıyor ki derde göt olurum diye. Böyle ezberci öğretip beynimize soktular şimdi yıllarca söylediğimiz bu kelimede aslında ne demek istediğimi bile bilmediğimi anladım. Zaten andımızı okurken de sadece dudaklarımı oynatırdım öğretmenler anlamasın diye.

Varlığım Türk varlığıma armağan olsun..
Bize daha o zamanlarda öğrettiler koşulsuz vermeyi.. Sonrada bu ülkede fuhuş var derler.

Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe, durmadan yürüyeceğime, ant içerim...
Biz daha 1,10 boylarına gelmeden, 40 kiloyu geçmeden, tüylerimiz yokken hatta daha okumayı bilmeden, öğrenmeye çalışırken başladık yemin etmeye (bir ayağım havadaydı, neyse ki toplum bana yalan söylemeyi o zamanlarda öğretti) .
Ve biz Ülkemizi daha çok sevdik

Daha taze bir arkadaşım askeri gitti. 1 hafta sonra sınav izni için geldiğinde allaa kaymış, ayaklar beter olmuş, solmuş zayıflamış sesimi biraz yükseltsem hazır durumuna geçiyor künyesini okumaya başlayacakken susuyordu. Ama eminim bütünleme sınavlarına geldiğinde onu da yapacak. Anlamadığım şey 1 hafta da, üniversite okumuş, kafası son derece iyi çalışan, ama kesinlikle her türlü ağır şartlara dayanacak bir tipi nasıl oldu da 1 hafta sonra izinde bile yüksek sesten hazır olacak şekle getirildi. Ha unuttum, askerlik insanı adam ederdi depil mi? Biz Türkler 20 yaşına kadar adam değiliz zaten. Bizim adam olmaya, öğütülmeye ihtiyacımız var. Yoksa ne kendi kendimize ne de aile eğitimi ile adam olacağımız yok. Hele bide üniversite okumuş, master, doktora falan yapmışsan vay haline, 30 yaşına kadar adam değilsin.

Kimse kusura bakmasın o sizin adamsızlığınız.

Her neyse, demem o ki askeri bir toplumuz, daha bıyıklarımız terlemeden başlar bu askeri eğitim. Ne olduğunu bilmediğimiz anlamadığımız sözler verdirttiler, antlar içirdiler.

Geri alıyorum ulan tüm sözlerimi.

Aynen Spartalılar gibiyiz, şu 300 olanından. Onlar gibi sübyanken başlıyoruz eğitime. Kesin onlar da Türk falandı. Sonunda bu ülkeyi daha çok mu sevdik? Hayır, sadece çok sevmemiz gerektiğini öğrendik. Bu gereklilikte başkalarının istemesi yüzündendi zaten. (aman yarabbi ben eski sağ açığım, solcu mu oluyorum yoksa)

Koşullanmaya alışmış bir toplum olduk sadece. Ne yapmamız gerektiği söylenmeden kıçımızı yerinden kaldıramayan bir toplum olduk. Sokağa tüküren bir toplum olduk. (Gerçi bu tükürüğün konuyla ilgisi yok ama bizim yinede sokağa tüküren bir toplum olduğumuzu gizleyemeyiz ne yazık ki.) bakış açısına göre değişen koşullu koşulsuz ve daha bilimum şartlandırma çeşidi ile Stanley Kubrick in bir çeşit otomatik portakal filminde ki gibi bir hal alıyoruz. 75 milyon insanın %80 i hür iradesiyle karar alamayacak türden. Öyle bir hal alıyoruz ki bırakın oy vermedeki kararsızlığı, kendi sevgilimizi seçerken hatta aşık olurken bile kendi kendimize olamıyoruz. Gerdeğe girerken bile kapıda ahbaplar sırtımızı yumruklar gaza getirmek için. Bırakın bir adamı tek başına yapabilecek belki.

Sözün özü kendi ülkemizi bile kendi kendimize sevemeyecek hale geldik. Sadece ant içmek mi sanki? Her millet kendi tarihini yazar sözünün ne kadar doğru olduğunu bilmek kadar utandırıcı bir şey var mı, bunu hiç fark eden oldu mu?

Allan Maltalısı Osmanlı muhabbeti yaparken adam taşaklarını kaşıya karşıya şöyle anlatır olayı, “sizin o denizci Barbaros var hani dünya ya namsalmış, çok geldi Malta’yı almak için ama bizim 300-500 şövalye tokatlayıp gönderdi geri her seferinde”. Yer mi lan Anadolu çocuğu. Olum Osmanlı gitse Malta’nın karşısında denize zıçsa Malta‘dan daha büyük ada olur. Ah ulan yabancı dilin önemi işte. Düşündüm o kadar zıçmak ne demek aklıma gelmedi İngilizcesi. Neyse araştırdım baktım ki, Malta’nın tek büyük tarihi Barbaros tan daha dorusu Barbaros’u tokatlamakla geçiyor. Heriflerde taşaklı şövalye varmış abicim.

Hayır bana önceden öğretilse ben vereceğim ağızının payını, herif birden öyle söyleyince apışıp kalıyoruz.

bak sinirlendim yine a.q. bu kafa yüzünden bunca ant'a, eğitime, askerliğe rağmen hala kıçımızı kaşıyıp sokağa tükürüp (biliyorum konu ile ilgili yok)gezmeye devam ediyoruz. Bu mudur yani abicim?
Nil Karaibrahimgil söylüyor, bu mudur?

5 Mart 2009 Perşembe

Zayi ilanıdır

Kimlik kaybı bir çok kez insanların başına büyük sorunlar getirmiş, belaya sokmuştur. Çıkarması da ayrı bir zordur ayrıca. Uğraşmak bir dert, devlet dairelerinde dolaşmak başka bir dert. Neyse ki yeni kanunlar bu tür işleri iyice kolaylaştırdı. Sadece küçük bir kağıt parçası için izlenmesi gereken yol;

- Bağlı bulunduğunuz polis merkezine giderek kayıp nüfus cüzdanınız ile ilgili tutanak tutturmak
- 2 adet fotoğraf ve tutanak ile birlikte bağlı bulunduğunuz muhtarlığa gitmek
- Fotoğraflı belge ve 1 fotoğraf ile birlikte İlçe Nüfus Müdürlüğü'ne gidip kimliğinizi almak.

Çoğumuz için büyük külfet. Peki ya kendi öz kimliğini, benliğini kaybedenler. Kaybedip hiç bulamayanlar, hatta kendi kimliğini hiç görmemiş, tanımamış olanlar. Kendini resmi yolla ispat etmek için yukarıda belirtilen şartları yerine getirmek yeterli belki ama insan kendini, kendine nasıl ispatlayabilir ki? Kendini resmii olarak üstüne sağuk damga basılmış küçük bir kağıtla ispatlarken, öz kimlik için neler gerekli? Nereye başvurmalı? Zayi ilanı verilse işe yarar mı? sağuk damgayı sormaya bile korkuyorum... Kaç kişi öz kimliğini kaybedip hayatını resmi kimliği ile devam ettiriyor... Kaçı kendini kendine ispat edebilmiş yada kaçı nasıl ispat edebileceğini biliyor. Kaç kişi öz kimliğinden yoksun konuşuyor, yoksun düşünüyor, yoksun yazıyor...

3 Mart 2009 Salı

03 Mart - Günün anlam ve önemi adına

Makro ekonomik politikalarda istikrar, büyüme politikaları üzerinde etkilidir. Bu nedenle bu dönemde Türkiye’nin iki büyük kriz geçirdiği göz önünde bulundurulmalıdır. 1994- 2001 tarihleri arasında, yıllık ortalama büyüme oranı yüzde3tür. Bu oranların değişim katsayıları yüksektir. (değişim katsayısı = standart sapma / aritmetik ortalama) 1980 – 2006 döneminin değişim katsayısı biraz daha düşüktür. Ekonomik istikrarsızlık işaretidir. 2001- 2006 arasında ortalama büyüme oranı yüzde 7,5tir. Değişim katsayısı ise yüzde 2dir. Burada üç nokta açıklanmalıdır: Döviz gelirleri, büyüme yönünde kısıttır. Siyasi sebepler ve bunlara bağlı yumuşak geçişler Makro ekonomik istikrarsızlık – makro ekonomik istikrar, büyüme önünde gerekli koşuldur.

Micro ekonomik politikalarda ise istikrar, az yiyip çok zıçmakla kendisini gösterir. Sırf bu kuram yüzünden Türkiye krizden, Türkün götü ise boktan kurtulmamış olsa gerek. Aslında bugün bambaşka bir gün. Bu gün engin iktisat bilgileri yerine günün anlam ve önemini kavrama günüdür. Bu gün tuvaletlerin kombineye bağlandığı gündür. Bu gün, birlik günüdür. Bu gün seçim zamanı ne koparsam o kardır günüdür. Bu gün davos fatihinin one minute lik ingilizcesini alaya alma günüdür. Bu gün global krize karşı kemer sıkma günüdür. Bu gün, çetelerin çökertilmesi faili meçhulların aydınlatılması, ergenekonların bitirilmesi günüdür. Bu gün hiç bir şey yemeyip her yere zıçarak ekonomiye en büyük katkıyı yapma günüdür. Ama her şeyden önemlisi bugün 03 Mart Dünya Seks İşçileri Günüdür. Günü anlamalı kavramalı, unutmamalı gidip ellerini falan öpmeli, sevip okşamalı ıhımm... hepinizin Dünya Seks işçileri günü kutlu olsun...

Seks işçilerinin yerlerinin tartışılmaz olduğu mikro ekonomi ise, ekonomiyi tüketiciler, firmalar ve endüstriler düzeyinde inceleyen bir disiplindir. Yunanca mikros kelimesinden türetilen mikro iktisat, fırsat maliyeti, arz ve talep, elastikiyet gibi konuları inceler......

Beni farklı yapan, farkımı farkedemeyişimmiş meğer, birde David Addison

Hayatta herkesin en az bir kaç kez duyduğu bir sözdür 'farklısın' kelimesi. kıç kaldırıcı bir söz, nedense herkesin hoşuna gider yada duymak ister bu sözü. İşin daha kötüsü herkes hayatında en az bir kaç yüz kez farklı olma çabasına girer. Bazen durum öyle karışır ki farklı olmamaya çalışmak bile seni farklı yapıyor. Aslında bu kadar kolay olunan bir şeyi her duyduğumuzda neden götümüz kalkar ki?

Çocukluğumda benim de süper kahraman hayallerim vardı. (Hayır, şimdi fight club dan Tylar Durden geyiği yapmayacağım, bir rock starı olacakken olamayıp ve buna kızıp bir şehri havaya uçurma gibi bir niyetim yok... bir şehri havaya uçurmak! kulağa eğlenceli geliyor aslında) Çocukluk süper kahramanımı tanıyanız vardır tabi. David Addison benim olmak istediğim en büyük kahramandı. Aslında kahraman değildi kendisi ama benim için farklıydı. "Mavi Ay (Moonlight)" dizisinde ki David Addison(Bruce Wills) sayesinde hayatımda ilk kez bir kızı öpmüştüm.

Arkadaşlarım genelde, Batman, Süperman, Örümcek adam falan olmak isterlerdi. Arada kendini Mcgayver sanan salaklar da yok değildi... Fena çocuk değildi hiçbiri aslında ama asıl konu, neden benim kahramanım onlarınkinden çok daha güçsüz, hatta gayet normal, üstüne üstlük saf biriydi anlamış değilim. Bana, sen niye farklı bir kahramansın derlerdi hep ama ne bilim işte bende onu seviyordum. Sanırım o dönemdeki 4-8 yaş arası kızlarda kaslı Süpermen, Örümcek adamdan hoşlanmıyor olacaktı ki hep diğerlerinden daha çok ilgi görmüştüm. Farklılık her zaman ve her yaşta prim yapan bir vukuymuş meğer.

İşin aslını söylemek gerekirse az önce patronum geldi bu yüzden yazımı kısa kesmem gerektiği için sonlandırmaya çalışıyorum ama çıkış kapısını bulamadım. Hayır bu olayın neyini anlatim ki... Ulan gittik yine en salak konuyu seçtik. Bu emperyalist çalışma sistemi zaten bıktırdı beni, bir yazıyı bile tamamlayamıyoruz bu yüzden... Farkımızı koyamıyoz ortaya, ama yinede umudu kaybetmemek gerekiyor, her zaman başka bir yol vardır farklı olmak için.

Bir gün herkes süper kahraman olacak, ben ise mal kalarak yine farkımı ortaya koyacağım...

"İmkansızı iste, sınırsız yaşa", yada diğer bir reklam repliğinde söylendiği gibi "her zaman daha fazlasını iste"

Yoğun bir is var sanki havada, tik gibi bir şey sanırım, İstanbul'un içine şehir dışından gelip girince öksürmeye başlıyor insan... Onca arabayı ve egzostlardan çıkan dumanları görünce, sanki bir refleks... Harp alanı gibi, cengaver gibi insanlar, içindeki tüm hümanizmi alıyor insanın. Halbuki daha bu şehirde yaşamaya başlamadan öylesine severdim ki bu şehri... Şimdi bakıyorum da İstanbul da gökyüzü mavi değil..

Herkes gibi Pazartesi'nden nefret ediyorum. Herkeste bir koşuşturmaca, gülen bir surat bulmak o kadar zor ki. Hesap yapıyorum bir insan sevdikleriyle olduğundan çok çok daha uzun bir süre sevmediği bir işi yapıyor gün boyunca. Hatta genellikle sevmediği insanlarla beraber. Düşünüyorum neden diye? Bizi neyin mutlu ettiğini dahi bilemiyoruz belki de. Aklıma Fight Club gelir hep böyle cümleler kurdukça.


Küçük yaşlarda sorarlar hep, “büyüyünce ne olacaksın çocuğum"... Sayar çocukta, “doktor / avukat / asker / öğretmen / orospu”

Bir önceki nesilden bir sonra ki nesile devredilen en büyük miras nedir biliyormusunuz?

Bir çocuğum olduğu zaman umarım balıkçı olmayı ister, yada çiftçi, hayvancılıkla falan uğraşsın işte ne bilim. Hemen hemen her insan emekli olduktan sonra küçük bir kasabaya, mümkünse bir sahil kasabasına yada buna benzer bir hayal kurar. Hemen hemen her insan mal dır diye düşündüm bu yüzden bir süre boyunca. Bunun için çok para gerek olduğunu mu zannediyorlar falan diyordum. Ta ki ben bu hayali gerçekleştireyim dediğim zamana kadar. Nedendir bilinmez ama olmuyor, ruh meselesi belki de alışkanlık... Belki de ne istediğimizi bilmiyoruz hala. Gelip Büyükşehirlerde kendimizi miktiririz ama erken emeklilik fikri akla gelince olmuyor. Nedendir bilmiyorum ama hala çözemedim. Sanırım bir önceki nesilden kalan mirastan dolayı.

Bir önceki nesilden bir sonra ki nesile devredilen en büyük miras nedir biliyormusunuz? İşçi. Varolan sisteme işçi yetiştirmektir bir nesilden bir nesile bırakılan o miras. Yoğun iş temposu, giderek asosyallaştırılmak ve özendirmek... Fanatizm yollarını kullanmak ise en iyi yöntemleri bu sistemin. özellikle “özendirmek” var ki büyük bir ikna yöntemi. Bir süre önce Antoloji yazarlarından birini oldukça kıskanmıştım, ama söylediğine göre aslında oda bir penguenmiş... Yani yolda gördüğümüz pazartesi sabahları koşturan takım elbiseli insanlardanmış... Kıskanmıştım, benim yapmayı isteyipte yapamadığımı yani varolan bu sitemin dışında kaldığını düşünmüştüm. Ne yazık oda bir işçiymiş.

Bu sistemin ayakta kalmasının tek nedeni ise istemektir… beslendiği tek şey bu. Her zaman daha fazlasını istemek, haddimizden fazlasını istemek, doymamak.

Bir gün kızılderili beyaz adama demiş ki, "son balık öldüğünde, son nehir kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde, paranın yetmediğini anlayacaksınız"

Ölümün varolduğu gerçeklikte yaşamın düşsel sanrıları

Yalnızlığımın düşmek gibi bir sorunu var...Görmek ise beni yalnızlığa itiyor...

Sokaklarda kör ebe oynadığı yıllarda hiç sevmezdi ebe olmayı, zira hep çelme takıp düşürürdü arkadaşları. Bu yüzden bir süre sonra kör ebe oynamayı bıraktı. Bir müddet oyuncu kartları biriktirip kağıt oynadı arkadaşlarıyla ama sonra bununda kendine bir şey kazandırmayacağını anladı. Çünkü her oyunu oynadığında yenilmesi gerekiyordu illaki, yoksa zaten yendiği çocuk dövüp elindeki tüm kartları yinede alacaktı.

Daha da büyüyüp orta okula geldiği dönemlerde, okul çıkışında okulun arkasında ki boş araziye uğramadan gitmez olmuştu eve. Her çıkışta iki kişi birbiriyle kıyasıya dövüşür, dövüş sonunda dayak atan göğsünü gere gere arkadaşlarını alır ve oradan uzaklaşır, dayak yiyen ise “ama son çaktığım yumruğu gördün dimi, acısını asıl eve gidince çekecek o” diye kendini teselli eder, arkadaşları da dayak yemiş ezik elemanı birde taşak geçip sözleriyle döverlerdi. Eve gidince dayak yiyen çocuğun evde ağladığına emindi. Çünkü bir seferde kendisi dayak yemiş ve benzer sözlere mahsur kalıp eve gidince ağlamıştı.

Lisede kızlardan ne kadar nefret etse de hiç bir ayrım yapmadan arzuluyordu hepsini. Nefreti zaten onun kızları arzulayıp da kızların hep en uyuz olduğu adamları arzulanmasındandı. Küloduna sakladığı sigarayı öğle molasında çıkarır bir sigara yakar o kızlardan birinin gelip ondan bir sigara istemesini bekler ve eğer alırda içmeye başlarsa bacak arasından çıkarıp verdiği sigarayı dudaklarının arasına gidişini izleyerek tahrik olacak ve bunu eve gidince banyoda kullanacaktı. Ama hiç ondan sigara istenmedi, belki külodunun içinde sakladığı için paketini, belki de kızların hep marlbora içmek gibi bir nedenleri olduğu için...

Şimdi bir sebebten üniversiteyi terk etmiş, çalıştığı her iş adalet ve ahlak yoksunu işler olduğundan dolayı sürekli istifayı basmış, günün büyük bir kısmını evde çiftli koltuğunda, hemen önündeki sehpanın köşesinde tekel birasıyla yalnızlığını anlamak gibi bir nedene sahip olduğunu düşünerek, ve böyle daha mutlu olduğunu sanarak (belki de gerçekten öyleydi) geçiriyordu çoğunlukla... “Gördüklerim göreceklerimin teminatı” diye düşünürken aklına geldi oynadığı körebe oyunu. Düşündü ki, insanlardan ilk o zaman nefret etmeye başlamıştı aslında. Birde şimdiyi düşündü değişen ne var diye. Ayağa kalktı ve bir bez parçasıyla gözlerini bağladı. Evin içinde kendi kendine körebe oynadı bir süre, önce bira şişesini sonra evde ki eşyaları teker teker bulmaya çalıştı, hiçte zorlanmadan bulabildi. Bi kaç saniye durdu, bir şeyler düşündü ve sonra kapıya yürüdü. Merdivenlerden inip dış kapıyı açarak sokağa çıktı. Araba sesleri, çocuk sesleri duyuyor, insanların ona garip garip baktığını biliyor ama onları görememenin mutluluğunu yaşıyordu. Sokağın köşesindeki bakkala gitti. Bir Samsun216 aldı ve hemen bir tanesini ağızına götürüp yaktı. Bakkal ona şaşkın şaşkın baksa da, belkide şaşkınlığından dolayı hiçbir şey söyleyemedi. Ağır ağır ve dikkatlice yürüyerek bakkaldan dışarı çıktı, görmediği herkes durmuş ona bakıyordu. Kafasını gökyüzüne çevirdi, küçük bir tebessümle birlikte kendi kendine “Evet... Hayatımın sonuna kadar böyle yaşayabilirim” dedi...

2 Mart 2009 Pazartesi

birfincankahveiçinbirepenny !

"Mutlaka fakir birine verin," diye buyruğunu tekrarladı Zehra. Hayır işleri için koşuşturmaktan yorulan Abed bu görevi Piyu' ya, Piyu Abed'e, nihayet ikisi birlikte ittifakla Ömer'e havale ettiler. Ömer bir sadakanın sadaka olabilmesi için boğazına düşkün arkadaşlardan ziyade yabancılara verilmesi gerektiği kanaatindeydi. Dolayısıyla
mahalledeki dilenciler, keşler ve evsizlerle işe başladı ama kırk yıl düşünse beklemeyeceği bir ilgisizlikle karşılaştı o cephede. Isabanafazladanbirdolarınızolduğunıısöyledi Kadın vejetaryen çıkmıştı, Bay Birfincankahveiçinbirpenny bu teklife şüpheyle yaklaşmıştı çünkü belediye başkanının sokaklardaki evsizleri zehirlemek için emir verdiğinden kuşkulanıyordu..."

Elif Safak / Araf
Related Posts with Thumbnails