24 Aralık 2009 Perşembe

Kaldırım faresi





Soğuk bir kaldırıma oturmuş siyah renkli converselerime bakarken, ayakkabının kırmızı çizgilerinin yamuk olduğunu ilk o zaman fark etmiştim. Bir simetri hastalığım yoktu ama bu yamukluktan dolayı converse e sağlam bir küfürü de esirgemedim. Kaldırıma oturmaktan götüm donmuş ama İstiklal caddesinde gidebilecek çok yer olduğu halde bir kaldırma oturup insanları izlemekten her zaman daha büyük bir keyif alıyordum. Gelip geçen insanların yüzlerinden, mimiklerinden, kalabalık içerisindeki yürüyüşlerinden kendi kendime onların hayatlarına dair küçük tahminlerde bulunmayı severdim. Bu esnada çoğu zaman bir sokak çalgıcısı gelir onu dinler, yada bir şarapçı gelir dert anlatırdı. Ama alem göt olmuş bir kere kimi dinlesem ardından para isterdi. Bu yüzden artık Ipod u kullanmaya karar vermiştim İstiklal’de otururken. Bu sırada Ipod da “Urge Overkill” çalıyordu. Şarkı “Girl you’ll be a woman soon”. Süre 3dk 41sn.

Aynı anda hızlı adımlarla başı önde, esmer, siyah deri montlu bir kadın geçti önümden. Ipod un sesini kıstım. Siyah çivi topuklu çizmesinden çıkan ses caddeden geçen diğer insanların uğultusunu adeta bastırıyordu. Hemen köşedeki taksiye binip mümkün olduğunca çabuk Beyoğlundan uzaklaşacaktı… Esmer kadın, benim olduğum kaldırımın yaklaşık 500 mt uzağında bulunan Alkazar sinemasının hizasındaki bir arka sokakta metruk görünümlü binanın 6.katından çıkmıştı. Binanın o katı tamamen çiş ve izmarit kokuyordu. Kapının altındaki aralıktan sızan ışıkta, dairenin içinden binaya doğru yayılan sigara dumanı açıkça görülüyordu. Evin içi sigara ve içilen otun dumanı ile kaplıydı. Banyoda bir erkek başka bir kadının başını küvete sokup ayıltmaya çalışıyor, mutfakta ikisi kirli sakallı 3 erkek fısıldaşarak bir şeyler konuşuyor bir yandan da ellerinde serum lastiği, ocağın başında ellerindeki kaşığı ısıtıyorlardı. İçeride üçlü kanepede oturan 3 kadından 2 si konuşurken kahkaha atıyor kanepenin en solunda oturan kızıl saçlı kadın ise rahatsız ve diğerleri ile ilgilenmeden dirseğini kanepeye yaslamış, eli alnında yerdeki yırtık halının desenlerine dalmıştı. Odanın diğer tarafındaki koltuğun en ucunda ise başka bir kadın oturuyor ve yanında ona sokulmuş sıkıştırmaya çalışan bir adam duruyordu. Belli ki kadın adamdan uzaklaşmak için koltuğun ucuna kadar gelmiş ama adam onu sıkıştırmaktan vazgeçmemşti. Kadın istemese de ona açıkça hayır diyemiyordu. Evin yatak odasında pis bir yatağın üzerinde eteği yukarı kadar sıyrılmış boylu boyunca yatan bir kadın masanın üzerinde duran vazoyu inceliyor, başka bir adamsa pantolonunu paçalarına kadar indirmiş onun üzerinde işini bitirmeye çalışıyordu. Evin kalan tek odasından esmer, siyah deri montlu kadın koşar adım kapıya doğru gitmeye çalışırken peşinden gelen adam ona bozuk şivesi ve tehditkar gülümsemesi ile kolundan tutup bir şeyler söylüyordu. Kadın istenmeyen adımlarla kolundan tutan adamın arkasından tekrar odaya gitti. İçeriden fısıltı olarak gelen rica minnet ve yarı ağıt seslerinin kesilmesiyle odadan bu sefer yırtık bir çorapla , üzeri ve saçları dağınık halde çıkıp kapıya gitti. Kadın evden ayrılıp merdivenden inerken üçlü kanepedeki kızıl saçlı kadın halının çizgilerini izlerken, evden çıkan kadının ayak seslerinden merdivenlerin basamaklarını sayıyordu.

Halbuki esmer kadın üzerindeki siyah deri montunu Merterden iyi bir fiyata, ayağındaki çivi topuklu çizmesini artık ona ait olmayan sevgilisi, şimdi yırtık olan çorabı ise Beyoğlu’ndan sırf o çizmeye uysun diye kendisi almıştı. Üçlü kanepenin solunda oturan kızıl saçlı kadın ise onun çok eski olmayan okul arkadaşıydı. Aslında kızıl saçlı kadın okulu hiç bitirememiş, ama arada sırada esmer kadın ve arkadaşlarına bulduğu otlarla birlikte iyi vakit geçirip sıkı dost olmuşlardı. Sevgilisi ile ilk ayrılık çanların çalması da bu dönemlere denk gelmişti. Esmer kadın okul bitirdikten sonra diğer arkadaşı gibi ailesinin yanına dönmeyip İstanbul’da kalmış, para kazanmayı deneseler de istikrarlı bir iş bulamayıp kısa süreler içerisinde sürekli farklı işlerde ve farklı pozisyonlarda çalışmışlardı. Yine de bu onlar için eve dönmekten daha kötü bir durum değildi. Zira öz abisinin sürekli tacizine uğramaktansa çalıştığı farklı işlerdeki patronlarının tacizlerine yada tacizkar bakışlarına maruz kalmayı yeğliyordu. Her şeye rağmen, insanların hep kendi kaderlerini çizebileceğine inanıyordu. Bunu abisinin ilk kez, kendisi daha 12 yaşındayken başlayan tacizleri sırasında öğrenmişti. Bu tacizlerin o daha küçük yaşlardayken başlamış olabileceği ama onun henüz 12 yaşlarında farkına varmış olabileceği de olasıydı. Sonuçta hayat kimine göre acımasız kimine göre ise daha fazla acımasızdı…

Converse in yamuk olan kırmızı çizgisini tırnaklarımla sökerken siyah deri montlu kadının arkasından onu izlemeye devam ettim. Hızlı adımlarla köşede bekleyen taksiye binip mümkün olduğunca çabuk taksimden uzaklaşacağını düşünürken taksiden inen cool görünümlü bir adama sarılıp öpüştü. Converse den sonra Müge Anlı’ya da ilk küfür ettiğim gündü o gün. Her şeyin o sabah işe gitmeyip evde “Müge Anlıyla tatlı sert”i izlememden kaynaklandığına hiç şüphe yoktu. Şimdiye dek hiç böyle saçma bir hayat hikayesi de uydurmamıştım yoldan geçen birine. A.q. Müge. Sonra tekrar düşündüm; sadece bir sabah Müge Anlı yı izleyip böyle bir senaryo uydurdum, her sabah bu programı izleyen ebeveynler kendi çocukları için ne senaryolar kuruyordu acaba? Daha sonra Müge Anlı’nın da, onu izleyenlerinde psikopat olduğuna karar verim. Ve anladım ki alem psikopat olmuş.

Converse in kırmızı çizgilerini yırtıp ayakkabıyı mundar etmiştim. Sonra diğerine baktım, birinde kırmızı çizgiler varken diğerinde artık o çizgiler yoktu. Simetri hastalığım da yoktu ama birinde yoksa öbüründe de olmamalıydı o kırmızı çizgiler. Bu sırada Ipod da “System of a down” çalıyordu. Şarkı “Lonely Day”. Süre 2dk 47sn. Ayakkabının diğer tekindeki çizgileri sökerken elinde baston ağır adımlarla yaşlı bir kadın geçiyordu. Belli ki eski Beyoğlu kadınlarındandı… Kadın Galatasaray lisesinin arkalarında eski ama güzel bir binada yalnız yaşıyordu. Halbuki genç kızlık yıllarında oldukça kalabalık bir aile olarak yaşarlardı aynı evde. Ta ki evin bahçıvanı onu, o kümeste tavukları beslerken kıstırana kadar………..

5 yorum:

sutlukahve dedi ki...

Bu yazıdan da anlıyoruz ki Aralık ayının soğunda kaldırım taşlarına oturmak dötü dondurduğu için sağlıklı düşüme yetisinin kaybına neden oluyor. kaldırıma oturmuyoruz. ayakkabılarımızı yırtmıyoruz. çok canımız sıkılıyorsa bir kağıt alıp parçalıyoruz. müge sanlı'dan uzak durup akıl sağlığımızı koruyoruz. simetri hastalığımızın varlığını kabul edip tedavi oluyoruz ve yaşlı kadın bir katil. uzak duruyoruz.

bucera dedi ki...

Bayıldım ...ne güzel kaldırımda oturmak ve totoyu dondurmak güzel hikaye yazma çakralarını açıyorsa ben de oturacağım işte

birfincankahveiçinbirpenny dedi ki...

sütlükahve, tespitlerinin bir çoğuna katılıyorum ama müge anlı! onu özlüyorum :)
bucera, tşk ederim. popoyu soğutmak iyi gelmediği gibi etkisi ertesi günde de devam edebiliyor, ben sana en iyisi bir adet müge anlı önereyim, zaten konu sıkıntı çekiyoruz iyi konular çıkıyor ondan. zira bu konu sıkıntısı yüzünden kaç kezdir bir şey yazamadan kalkıyorum pc nin başından:)

eczahaneci dedi ki...

karışık olmuş,esmer kadınlar,kızıl kadınlar,çivili kadın ,çizili kadın,çivisi çıkmış kadın...amanınnnn daral geldi...sade anlatsana. hıncal gibi kısa ve net cümleler kullan.sonuna kadar okuyunca güzeldi. ama 4 kere de okuyabildim.hihihhi

birfincankahveiçinbirpenny dedi ki...

eczahaneci, :) ya aslında haksız olduğun söylenemez...bir daha ki sefer sayıyı 3 e hatta 2 ye indirmeye çalışacağım :))

Related Posts with Thumbnails