2 Haziran 2009 Salı

Şartlar değişmese de, bazı alışkanlıklar değişmeli

Erzurum \ İspir’li bir çocuktu İbrahim. Kumral yakışıklı denebilecek bir çocuktu. İzmir’de sürekli sıcacık ekmeğimizi aldığımız fırının sahibiydi ailesi ve diğer 3 amcası. Kardeşleri ve fırının diğer ortaklarından olan amca, kendi deyimiyle emice çocuklarıyla birlikte kalabalık bir aileydi. O ve onun emice çocuklarıyla ilk samimiyetimiz, mahallemize taşındıktan sonra 2 grup halinde karşı karşıya gelip tabiri caizse birbirimize gövde gösterisi yapmamızla başlamıştı. İbrahim’in grubu ellerindeki usturaları kotlarına sürttürürlerken, bizim grupta kelebekler açılmış kolları birbirimizin omzuna atmış bıçak uçlarıyla dişlerimizin arasındaki yemek artıklarını temizliyorduk. Kimsenin kimseye bir şey sokmaya götü yemediği için sike sike arkadaş olmaya karar vermiştik. İbrahim ve tüm akrabalarının en büyük ortak noktalarından biride hiç birinin okulla aralarının iyi olmamasıydı. Altlarında da koskoca bir fırın olunca ailede liseyi bitiren nadir, o nadir insanlarda kültür elçisi sayılıp fırının muhasebe işlerini kapmıştı.

İbrahim ve ailesi gereğinden fazla enteresan insanlardı. İbrahim’in emice çocukları içinde Fanta’ya sarı kola, trene demir at diyen kuzenleri bile vardı. İbrahim onlara göre daha sempatik ve zeki bir çocuktu ama fazla romantikti. 1 hafta içinde titanic’i 4 kez izleyip, rüyasında Rose diye sayıklayıp, arabalarının arkasına “İbrahim Di Caprio” yazan bir tipti. İbrahim’i çok uyarmıştım o filme kendini bu kadar kaptırmamasını ama beni hiç dinlememişti. Tam bir şıp sevdi olan İbrahim etrafında aşık olacak kız bulamayınca nostalji yapar ilkokul aşkını hatırlar, sonrada yıllardır görmediği kıza tekrar aşık olurdu. Yıllardır görmediği bu kızın bir şekilde evini hatırlayıp fırının kasasından çaldığı paralarla bir ay boyunca her gün kızın balkonuna güller atıp durmuştu. En sonunda ailesinin anlamaması için İngilizce telefon numarasını yazıp atmıştı balkona. Ertesi gün telefon açan bir adam, kızın birkaç yıl önce oradan taşındığını, o evde kendisinin yalnız yaşadığını ve bir daha gül atmamasını çünkü komşularının onu artık yanlış anlamaya başladığını güzellikle, annesine selamlar söyleyerek anlatmıştı.

Bu olayın ardından bunalıma girip hayata küsen İbrahim ertesi gün Tansaş’ta bir kasiyeri ağına düşürmeyi başarmıştı. Bir süre sonra artık iyişmeleri gerektiğini düşünen İbrahim, mahallenin ağabeylerinin tavsiyesine uyup yine onlardan edindiği haplar ile kafaları güzelleştirip ortamın keyfini çıkarmayı amaçlamıştı. İbrahim’in anlattığına göre hapı ikiye bölüp yarısını kıza veren İbrahim diğer yarısını da kendi içerek ne olacağını beklemeye başlamış. Yaşlarının daha 16 olmasında mı yoksa mahallenin ağabeylerinin yaptığı ibnelikten midir bilinmez ikisi de arabanın içerisinde gece yarısına kadar sızıp kalmış. Gece yarısı kendisine gelen İbrahim, sızmış haldeki kızı kucaklayıp evin önüne getirmiş ve evin ziline basıp oradan kaçarak uzaklaşmış.

İbrahim’in aşk hikayesini anlatmaya kalksam inanın bitiremem. İzmir, Bornova’dan net olarak görülebilen yamanlar dağına, haftalarca fırından çaldığı un çuvallarını birleştirip dağa bir başka aşık olduğu kızın dev boyutlarda ismini yazmışlığı vardır ki bu yazı tüm Bornova, Alsancak ve Konak’tan okunabilmekteydi. Nitekim bu yol bile adını dağlara yazdığı kızı ağına düşürmesine yetmemişti. En son hatırladığım kıza ısrarla aldığı çiçeği vermeye çalışırken kız bir tokat atmış, neye uğradığını şaşıran İbrahim sinirlenip çiçekleri kızın kafasına kafasına vurup, “istemiyom ulan, seni de çiçeklerini de istemiyom, bırak lan artık peşimi benim sevgilim var” deyip olay mahallinden benimle birlikte ağlayarak uzaklaşmıştı. Bir başka aşık olduğu kızın evin önünde ise haftalarca boza satıp para kazanmış, durumdan kıllanan kızın babası bir gece İbrahim’i hortumla sulamıştı.

Çok enteresan adamlardı İbrahim ve onun emice çocukları. Benim İstanbul’a yerleşmemle birlikte ilk İzmir ziyaretimde İbrahim’in artık kız ve bilimum hap, ot işlerini bıraktığını ve olgunlaştığını gördüm. Bir sonraki İzmir ziyaretimde İbrahim ve tüm emice çocuklarının birer Fethullah hocacı olup tüm emice çocuklarıyla birlikte Perşembe geceleri çeşitli dini söyleşilere katıldıklarına şahit oldum. Bana çok ısrar etseler de deist yönüm ağır bastığı için bu davete kibarca “siktirin len” deyip gitmedim. Sonraki İzmir ziyaretimde ise İbrahim evlenmiş eşi hamile kendisiyse Cuma namazından geliyordu.

Son yazımda da bahsettiğim, Mikail’in düğünü için İzmir’e gittiğimde eşlerini evde bırakıp tüm emice çocuklarıyla birlikte ot partileri düzenlediklerine, hatta Mikail’in düğünü sırasında tuvalette bile ot alışverişi yaptıklarına şahit oldum. Bu konuda İbrahim’le ve onun emice çocuklarıyla en kısa sürede konuşmalıydım. Düğün sonrası yaptığımız bu konuşmada çok güldük, çok eğlendik. Fatma beni beklediği için fazla duramadım ama sonuç itibari ile artık eski otların tadının kalmadığı ve ibnelerin içine çer çöp tıkıştırdığı konusunda hem fikirdik. İzmir’den ayrılırken son kez dönüp arkama baktığımda; çocukluğumda ki fırının ve mahallenin hiç değişmediğini fark ettim. Her şeyin nasıl aynı kalabildiğine hayret ederek, “şartlar değişmese de bazı alışkanlıkların değişmesi gerektiğini” düşündüm.

3 yorum:

elma dedi ki...

sonraki görüşünde fetocu olduklarını yazdığında dedim bunların sonu sataniste kadar filan gider.
bu u dönüşü yapanlar tam yapamıyo kalın bi duvara giriyolar genelde.
hele felsefik alt yapısını kurmadan. ohho

birfincankahveiçinbirpenny dedi ki...

hepsi dizi gibi çocuklar...her bölüm ayrı bir macera:)

bahtsız bedevi dedi ki...

İbraam çok renkli bi kişilikmiş. Fetodan da döner o bukalemun. Sana da ekmek çıkar, yazarsın bize :)

Related Posts with Thumbnails