3 Mart 2009 Salı

Ölümün varolduğu gerçeklikte yaşamın düşsel sanrıları

Yalnızlığımın düşmek gibi bir sorunu var...Görmek ise beni yalnızlığa itiyor...

Sokaklarda kör ebe oynadığı yıllarda hiç sevmezdi ebe olmayı, zira hep çelme takıp düşürürdü arkadaşları. Bu yüzden bir süre sonra kör ebe oynamayı bıraktı. Bir müddet oyuncu kartları biriktirip kağıt oynadı arkadaşlarıyla ama sonra bununda kendine bir şey kazandırmayacağını anladı. Çünkü her oyunu oynadığında yenilmesi gerekiyordu illaki, yoksa zaten yendiği çocuk dövüp elindeki tüm kartları yinede alacaktı.

Daha da büyüyüp orta okula geldiği dönemlerde, okul çıkışında okulun arkasında ki boş araziye uğramadan gitmez olmuştu eve. Her çıkışta iki kişi birbiriyle kıyasıya dövüşür, dövüş sonunda dayak atan göğsünü gere gere arkadaşlarını alır ve oradan uzaklaşır, dayak yiyen ise “ama son çaktığım yumruğu gördün dimi, acısını asıl eve gidince çekecek o” diye kendini teselli eder, arkadaşları da dayak yemiş ezik elemanı birde taşak geçip sözleriyle döverlerdi. Eve gidince dayak yiyen çocuğun evde ağladığına emindi. Çünkü bir seferde kendisi dayak yemiş ve benzer sözlere mahsur kalıp eve gidince ağlamıştı.

Lisede kızlardan ne kadar nefret etse de hiç bir ayrım yapmadan arzuluyordu hepsini. Nefreti zaten onun kızları arzulayıp da kızların hep en uyuz olduğu adamları arzulanmasındandı. Küloduna sakladığı sigarayı öğle molasında çıkarır bir sigara yakar o kızlardan birinin gelip ondan bir sigara istemesini bekler ve eğer alırda içmeye başlarsa bacak arasından çıkarıp verdiği sigarayı dudaklarının arasına gidişini izleyerek tahrik olacak ve bunu eve gidince banyoda kullanacaktı. Ama hiç ondan sigara istenmedi, belki külodunun içinde sakladığı için paketini, belki de kızların hep marlbora içmek gibi bir nedenleri olduğu için...

Şimdi bir sebebten üniversiteyi terk etmiş, çalıştığı her iş adalet ve ahlak yoksunu işler olduğundan dolayı sürekli istifayı basmış, günün büyük bir kısmını evde çiftli koltuğunda, hemen önündeki sehpanın köşesinde tekel birasıyla yalnızlığını anlamak gibi bir nedene sahip olduğunu düşünerek, ve böyle daha mutlu olduğunu sanarak (belki de gerçekten öyleydi) geçiriyordu çoğunlukla... “Gördüklerim göreceklerimin teminatı” diye düşünürken aklına geldi oynadığı körebe oyunu. Düşündü ki, insanlardan ilk o zaman nefret etmeye başlamıştı aslında. Birde şimdiyi düşündü değişen ne var diye. Ayağa kalktı ve bir bez parçasıyla gözlerini bağladı. Evin içinde kendi kendine körebe oynadı bir süre, önce bira şişesini sonra evde ki eşyaları teker teker bulmaya çalıştı, hiçte zorlanmadan bulabildi. Bi kaç saniye durdu, bir şeyler düşündü ve sonra kapıya yürüdü. Merdivenlerden inip dış kapıyı açarak sokağa çıktı. Araba sesleri, çocuk sesleri duyuyor, insanların ona garip garip baktığını biliyor ama onları görememenin mutluluğunu yaşıyordu. Sokağın köşesindeki bakkala gitti. Bir Samsun216 aldı ve hemen bir tanesini ağızına götürüp yaktı. Bakkal ona şaşkın şaşkın baksa da, belkide şaşkınlığından dolayı hiçbir şey söyleyemedi. Ağır ağır ve dikkatlice yürüyerek bakkaldan dışarı çıktı, görmediği herkes durmuş ona bakıyordu. Kafasını gökyüzüne çevirdi, küçük bir tebessümle birlikte kendi kendine “Evet... Hayatımın sonuna kadar böyle yaşayabilirim” dedi...

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails