31 Aralık 2009 Perşembe

Hani hep derler ya "gerçek bir hikayeden esinlenilmiştir" diye, işte ondan


Havada yoğun bir sis ve nem kokusu vardı. Bir yandan Yusuf’u deniz tutuyordu,  bir yandan da Yusuf gaz lambasının ışığı altında kesesindeki madalyaları çıkarıp tek tek siliyordu. Onları eline alıp tekrar tekrar silmek hem hoşuna gidiyor hem de midesinin bulanmasını az da olsa ona unutturuyordu. Başucunda duran sudan bir yudum alıp elinin tersiyle pala bıyıklarını sildi. Kafasını uzatıp camdan dışarı baktığında sisten başka bir şey göremeyince tekrar yatağına uzandı ve kendine bir sigara yaktı. Günlerce sürecek yolculuğun ardından koca okyanusu aşıp ülkesine döndüğünde onu nasıl karşılayacaklarını düşledi. Yusuf’a öylesine tezahürat edeceklerdi ki 140 kg.luk iri cüssesine bakmadan onu omuzlarına alacaklardı. Bu düşle beraber Yusuf uykuya daldı. Rüyasında memleketine döndüğünde daha gemiden inmeden ona tezahürat yapan insanları duyuyordu. Bu düşünce, Yusuf’u rüyasında bile keyiflendirmişti. Her keyiflendiğinde yaptığı gibi uykusunda da o pala bıyıklarını iri kalın parmaklarıyla sıvazladı. Yusuf’un ağır uykusu ve horlaması gemiden gelen ilk çığlıkları duymasına engel oldu. Aslında Yusuf, tüm sesleri duyuyor ama kendini hâlâ o güzel rüyada sandığı için kulak asmıyordu. Dışarıda giderek artan seslere aldırış etmeden uykusuna devam ederken kulakları delercesine çalan İrlanda bandıralı Crmartyshire şilebinin sireniyle bir anda yattığı yerde o iri gözlerini faltaşı gibi açılmış, daha kendine gelip yatağından kalkamadan şilep Yusuf’un da içinde bulunduğu 721 yolculu Fransız bandıralı La Bourgogne transatlantiğine çarpmıştı. Yusuf yataktan yere düşse de çevik bir hareketle tekrar ayağa fırlayıp kamarasından dışarı âdeta sıçramıştı. Yolcuların büyük bölümü çoktan geminin güvertesine çıkmış, birbirilerini ezmeye başlamıştı bile. Geminin tayfaları insanları sakinleştirmekte ve ezilmelerini engellemekte zorlanınca bellerindeki silahları çıkarıp havaya ateş açmak zorunda kaldı. Silahlardan çıkan patlama sesleri yolcuları bir nebze olsun sakinleştirdi. Bunu fırsat bilen tayfalar filikalara binmeleri için yolcuları bir yandan sıraya sokuyor bir yandan da yeterince filikaları olduğunu söyleyip sakinleştirmeye çalışıyordu. Yusuf, güverteyi kontrol ettiğinde yolcu sayısına göre gerçekten de yeterince filika olduğunu gördü. Bir an olsun rahatlamakla birlikte aklına ilk gelen şey filikada onu feci şekilde deniz tutacağıydı.


Yolcular düzgün bir şekilde sıraya geçip hızla filikalara bindirilirken kadın yolculardan biri elinden tuttuğu çocuğuyla insanları geçip filikaya binmeye çalışıyordu. Ama ön sıradaki yolcular onu engelliyordu. Kadın, çocuğunun elinden tutmuş inatla filikaya binmeye çalışırken oluşan arbede sırasında tayfalardan biri silahıyla kadını göğsünden vurdu. Karısının vurulduğunu gören adam can havli ile karısının ve çocuğunun yanına doğru koşarken aynı tayfa adamın kendisine saldırdığını düşünüp paniğe kapılarak adama ateş ederek adamı oracıkta öldürdü. Yolcular korkuyla tekrar yerlerine geçip tek sıra hâlinde filikalara binmeye devam ettiler. Yusuf koşarak kamarasına geri döndü. Yatağının altındaki altın kemerini beline bağlayıp yastığın altındaki altın madalyalarla dolu keseyi de altın kemerine bağladıktan sonra tekrar güverteye koştu. Yolcuların neredeyse tamamının filikalara bindiğini ve tayfalar için son filikanın hazırlandığını gördü. Tayfalar Yusuf’a çabuk olmasını işaret ederken Yusuf bir şey unuttuğunu fark edip koşarak kamarasına döndü. Kamarasındaki masanın üzerinden gazete sayfalarını alıp tekrar güverteye koştu. Güverteye geldiğinde gemide ne filikalar kalmıştı ne de kendinden başka kimse.


..........Yusuf, 1857 yılında şu an Bulgaristan sınırları içerisinde olan Karalar köyünde doğdu. Daha çocukluğunda iri gövdesi ile güreşe müsait bir yapısı vardı. Çocuk yaşta Kel İsmail Pehlivan’ın çırağı olarak yetiştirildi. Gençlik yıllarında gerek kabiliyeti gerekse cüssesi ile antrenman için bile güreşecek yaşıt bulamaz, yaşça kendinden büyük insanlarla güreşirdi. Yaptığı güreşlerde rakip tanımadan kısa sürede herkesi tuş ederdi. Sonunda 26 yaşındayken gelmiş geçmiş en büyük güreşçilerden olan Kırkpınar başpehlivanı Aliço’nun karşısına çıktı. Saatlerce süren güreş sonrası iki güreşçi bir türlü yenişemedi. Aliço, “Bu meydan bundan sonra senindir artık. Senin gibi bir pehlivan ortaya çıktıktan sonra gözüm arkada kalmadan ayrılacağım buralardan” diyerek başpehlivanlığı Yusuf’a vermiş, Yusuf da bu ünvanı ölene kadar bırakmamış, dönemin en iyi güreşçileri bile Yusuf’un üstünlüğünü kabul etmişti.


Bu dönemlerde filozof Rıza Tevfik tarafından Yusuf’a “Koca” ünvanı verildi. Yusuf bir efsane olup artık Koca Yusuf olarak hatırlanacaktı. Koca Yusuf’un yaptığı yüzlerce güreşte namı ülkenin her yerine yayılmış en sonunda Fransız bir sirk cambazının dikkatini çekerek güreştirilmek için Fransa’ya götürülmüştü. Fransa’da yaptığı sayısız güreşte saniyeler içinde rakiplerini tuş etmiş, dünya şampiyonu ile yaptığı güreşi ise sadece 4 saniyede kazanarak herkesi hayretler içerisinde bırakmış, namı artık tüm dünyaya hızla yayılmaya başlamıştı. Karşısına çıkacak rakip bulunamayınca Koca Yusuf un karşısına peş peşe iki güreşçi çıkarılır,  Koca Yusuf dakikalar içerisinde rakiplerini yenince bu sefer Koca Yusuf’un karşısında 20 dakika dayanabilene büyük paralar vaat edilir oldu. Tüm bunlara rağmen Koca Yusuf’u kimse yenemiyor, bu şartlarda dahi karşısına rakip çıkmıyordu. Bu yüzden 1898 yılında Koca Yusuf güreşmek için Amerika’ya gitti, Amerika macerası da böyle başladı.


Koca Yusuf’un namı Amerika’ya kendinden önce gitmişti. Amerika’da bile kendine rakip çıkmıyor, Koca Yusuf’un meydan okumasına ise kimse karşılık vermiyordu. Amerikan gazeteleri ise Koca Yusuf’la röportajlar yapıyor, Koca Yusuf’un meydan okumasına cevap vermeyen güreşçileri alaya alıyordu. Amerikalılar, Koca Yusuf’tan "Güreş âleminin İskender'i, Napolyon'u” diye söz ediyorlardı. Tıpkı Fransa macerasından olduğu gibi güreşecek rakip bulmakta zorlanan Koca Yusuf’un karşısına çıkarılan Amerika’nın en ünlü güreşçileri, en iri insanları saniyeler içerisinde tuş olup kalıyordu. Koca Yusuf’un karşısına rakip çıkarmak için sürekli kuralları Koca Yusuf’un aleyhine değiştiriyorlardı. Her şeye rağmen Koca Yusuf’un sırtını yere getirecek bir güreşçi karşısına çıkmıyordu. Koca Yusuf’un Amerika'daki en meşhur güreşi John F.Mc.Cormick ile yaptığı güreşti. Anlaşmaya göre Koca Yusuf Mc.Cormick'i bir saat içerisinde üç defa tuş yapacak, yapamadığı takdirde mağlup sayılacaktı. Buna rağmen güreş sadece 7 dakika sürmüştü. Vatanından uzakta geçirdiği bunca süre içerisinde 800’e yakın madalya kazanan Koca Yusuf, artık iyice ülkesini ve ailesini özlemişti, geri dönmek istiyordu. Koca Yusuf sonunda 21 Mayıs 1898'de New York'tan Fransız bandıralı da Bourgogne Transatlantiği'ne binerek ülkesine doğru yola çıktı..........


Koca Yusuf kamarasında bir şey unuttuğunu fark edip koşarak kamarasına döndü. Kamarasındaki masanın üzerinden kendi hakkında yazılmış olan gazete küpürlerini ve resimleri kocaman eliyle avuçlayıp tekrar hızla güverteye koştu. Tayfaların son filikalarla Koca Yusuf’u beklemeyip denize indiğini gördü. Geminin kenarında koşturarak gemiden son ayrılan filikayı aradı. Tayfaların bindiği son filika henüz denize inmiş, tayfalar halatları kesip kürek çekmeye başlamışlardı. Geminin kenarlıklarına çıkarak filikaya doğru suya atladı. Koca Yusuf’un suya atlamasıyla iri gövdesinin sıçrattığı sular filikadaki tayfaların neredeyse tamamını sırılsıklam yapmıştı. Koca Yusuf’un filikaya binmek için kendilerine doğru yüzdüğünü gören tayfalar Koca Yusuf’un iri gövdesiyle kendilerini batıracağını düşünerek telaşa kapılıp hızla kürek çekmeye başladılar. Koca Yusuf hızla birkaç kulaç atıp can havli ile filikanın kenarına tutunup adeta mengene gibi yapıştı. Koca Yusuf filikaya binmeye çalıştıkça filika yan yatıyordu. Tayfalar iyice paniğe kapılıp Koca Yusuf’un filikaya çıkmasını engellemek için ellerindeki küreklerle Koca Yusuf’un başına ve filikaya tutunan ellerine vurmaya başladılarsa da Koca Yusuf’un mengene gibi yapışmış ellerini filikadan ayıramadılar. Tayfalar bir yandan Koca Yusuf’a kürek darbeleri indirip bir yanda da Koca Yusuf’un parmaklarını filikadan ayırıp onu denize atmaya çabalıyorsa da Koca Yusuf’un tek bir parmağını dahi oynatamadılar. Aldığı onca darbeden sonra kanlar içinde kalan Koca Yusuf’un kanlı yüzünü gören tayfalardan biri iyice korkarak halat kesmek için kullanılan baltayı alarak Koca Yusuf’un bileklerine ardı ardına defalarca indirmeye başladı. Koca Yusuf’un filikaya mengene gibi yapışmış ellerini, ancak bileklerinden keserek ayırabildiler filikadan. Bilekleri kopan Koca Yusuf, denize düştü, boğulmamak için suda çırpınmaya başladı. Ama beline taktığı altın kemerin ağırlığıyla suyun üzerinde duramıyordu. Kemeri çıkarmaya çalıştıysa da kesilen bilekleri yüzünden başaramadı. Tayfalar hızla kürek çekip uzaklaşırken Koca Yusuf’un artık dermanı kalmamış, gücü tamamen tükenmişti. Gücü biten Koca Yusuf sonunda okyanusun soğuk mavi sularına batıp kayboldu.


Koca Yusuf hiçbir zaman evine dönemediği gibi onun hiçbir zaman mezarı da olmadı. Bir rivayete göre Koca Yusuf’un bedeni Azor adaları sahilinde bir rahip tarafından bulunmuş ve bir kilisenin bahçesine gömülmüştür. Ama dünyaya nam salan adı ve gazetelerin arşivleri onun unutulmasına izin vermemiştir. O “dünyanın sırtını yere getiren adam”dır.












24 Aralık 2009 Perşembe

Kaldırım faresi





Soğuk bir kaldırıma oturmuş siyah renkli converselerime bakarken, ayakkabının kırmızı çizgilerinin yamuk olduğunu ilk o zaman fark etmiştim. Bir simetri hastalığım yoktu ama bu yamukluktan dolayı converse e sağlam bir küfürü de esirgemedim. Kaldırıma oturmaktan götüm donmuş ama İstiklal caddesinde gidebilecek çok yer olduğu halde bir kaldırma oturup insanları izlemekten her zaman daha büyük bir keyif alıyordum. Gelip geçen insanların yüzlerinden, mimiklerinden, kalabalık içerisindeki yürüyüşlerinden kendi kendime onların hayatlarına dair küçük tahminlerde bulunmayı severdim. Bu esnada çoğu zaman bir sokak çalgıcısı gelir onu dinler, yada bir şarapçı gelir dert anlatırdı. Ama alem göt olmuş bir kere kimi dinlesem ardından para isterdi. Bu yüzden artık Ipod u kullanmaya karar vermiştim İstiklal’de otururken. Bu sırada Ipod da “Urge Overkill” çalıyordu. Şarkı “Girl you’ll be a woman soon”. Süre 3dk 41sn.

Aynı anda hızlı adımlarla başı önde, esmer, siyah deri montlu bir kadın geçti önümden. Ipod un sesini kıstım. Siyah çivi topuklu çizmesinden çıkan ses caddeden geçen diğer insanların uğultusunu adeta bastırıyordu. Hemen köşedeki taksiye binip mümkün olduğunca çabuk Beyoğlundan uzaklaşacaktı… Esmer kadın, benim olduğum kaldırımın yaklaşık 500 mt uzağında bulunan Alkazar sinemasının hizasındaki bir arka sokakta metruk görünümlü binanın 6.katından çıkmıştı. Binanın o katı tamamen çiş ve izmarit kokuyordu. Kapının altındaki aralıktan sızan ışıkta, dairenin içinden binaya doğru yayılan sigara dumanı açıkça görülüyordu. Evin içi sigara ve içilen otun dumanı ile kaplıydı. Banyoda bir erkek başka bir kadının başını küvete sokup ayıltmaya çalışıyor, mutfakta ikisi kirli sakallı 3 erkek fısıldaşarak bir şeyler konuşuyor bir yandan da ellerinde serum lastiği, ocağın başında ellerindeki kaşığı ısıtıyorlardı. İçeride üçlü kanepede oturan 3 kadından 2 si konuşurken kahkaha atıyor kanepenin en solunda oturan kızıl saçlı kadın ise rahatsız ve diğerleri ile ilgilenmeden dirseğini kanepeye yaslamış, eli alnında yerdeki yırtık halının desenlerine dalmıştı. Odanın diğer tarafındaki koltuğun en ucunda ise başka bir kadın oturuyor ve yanında ona sokulmuş sıkıştırmaya çalışan bir adam duruyordu. Belli ki kadın adamdan uzaklaşmak için koltuğun ucuna kadar gelmiş ama adam onu sıkıştırmaktan vazgeçmemşti. Kadın istemese de ona açıkça hayır diyemiyordu. Evin yatak odasında pis bir yatağın üzerinde eteği yukarı kadar sıyrılmış boylu boyunca yatan bir kadın masanın üzerinde duran vazoyu inceliyor, başka bir adamsa pantolonunu paçalarına kadar indirmiş onun üzerinde işini bitirmeye çalışıyordu. Evin kalan tek odasından esmer, siyah deri montlu kadın koşar adım kapıya doğru gitmeye çalışırken peşinden gelen adam ona bozuk şivesi ve tehditkar gülümsemesi ile kolundan tutup bir şeyler söylüyordu. Kadın istenmeyen adımlarla kolundan tutan adamın arkasından tekrar odaya gitti. İçeriden fısıltı olarak gelen rica minnet ve yarı ağıt seslerinin kesilmesiyle odadan bu sefer yırtık bir çorapla , üzeri ve saçları dağınık halde çıkıp kapıya gitti. Kadın evden ayrılıp merdivenden inerken üçlü kanepedeki kızıl saçlı kadın halının çizgilerini izlerken, evden çıkan kadının ayak seslerinden merdivenlerin basamaklarını sayıyordu.

Halbuki esmer kadın üzerindeki siyah deri montunu Merterden iyi bir fiyata, ayağındaki çivi topuklu çizmesini artık ona ait olmayan sevgilisi, şimdi yırtık olan çorabı ise Beyoğlu’ndan sırf o çizmeye uysun diye kendisi almıştı. Üçlü kanepenin solunda oturan kızıl saçlı kadın ise onun çok eski olmayan okul arkadaşıydı. Aslında kızıl saçlı kadın okulu hiç bitirememiş, ama arada sırada esmer kadın ve arkadaşlarına bulduğu otlarla birlikte iyi vakit geçirip sıkı dost olmuşlardı. Sevgilisi ile ilk ayrılık çanların çalması da bu dönemlere denk gelmişti. Esmer kadın okul bitirdikten sonra diğer arkadaşı gibi ailesinin yanına dönmeyip İstanbul’da kalmış, para kazanmayı deneseler de istikrarlı bir iş bulamayıp kısa süreler içerisinde sürekli farklı işlerde ve farklı pozisyonlarda çalışmışlardı. Yine de bu onlar için eve dönmekten daha kötü bir durum değildi. Zira öz abisinin sürekli tacizine uğramaktansa çalıştığı farklı işlerdeki patronlarının tacizlerine yada tacizkar bakışlarına maruz kalmayı yeğliyordu. Her şeye rağmen, insanların hep kendi kaderlerini çizebileceğine inanıyordu. Bunu abisinin ilk kez, kendisi daha 12 yaşındayken başlayan tacizleri sırasında öğrenmişti. Bu tacizlerin o daha küçük yaşlardayken başlamış olabileceği ama onun henüz 12 yaşlarında farkına varmış olabileceği de olasıydı. Sonuçta hayat kimine göre acımasız kimine göre ise daha fazla acımasızdı…

Converse in yamuk olan kırmızı çizgisini tırnaklarımla sökerken siyah deri montlu kadının arkasından onu izlemeye devam ettim. Hızlı adımlarla köşede bekleyen taksiye binip mümkün olduğunca çabuk taksimden uzaklaşacağını düşünürken taksiden inen cool görünümlü bir adama sarılıp öpüştü. Converse den sonra Müge Anlı’ya da ilk küfür ettiğim gündü o gün. Her şeyin o sabah işe gitmeyip evde “Müge Anlıyla tatlı sert”i izlememden kaynaklandığına hiç şüphe yoktu. Şimdiye dek hiç böyle saçma bir hayat hikayesi de uydurmamıştım yoldan geçen birine. A.q. Müge. Sonra tekrar düşündüm; sadece bir sabah Müge Anlı yı izleyip böyle bir senaryo uydurdum, her sabah bu programı izleyen ebeveynler kendi çocukları için ne senaryolar kuruyordu acaba? Daha sonra Müge Anlı’nın da, onu izleyenlerinde psikopat olduğuna karar verim. Ve anladım ki alem psikopat olmuş.

Converse in kırmızı çizgilerini yırtıp ayakkabıyı mundar etmiştim. Sonra diğerine baktım, birinde kırmızı çizgiler varken diğerinde artık o çizgiler yoktu. Simetri hastalığım da yoktu ama birinde yoksa öbüründe de olmamalıydı o kırmızı çizgiler. Bu sırada Ipod da “System of a down” çalıyordu. Şarkı “Lonely Day”. Süre 2dk 47sn. Ayakkabının diğer tekindeki çizgileri sökerken elinde baston ağır adımlarla yaşlı bir kadın geçiyordu. Belli ki eski Beyoğlu kadınlarındandı… Kadın Galatasaray lisesinin arkalarında eski ama güzel bir binada yalnız yaşıyordu. Halbuki genç kızlık yıllarında oldukça kalabalık bir aile olarak yaşarlardı aynı evde. Ta ki evin bahçıvanı onu, o kümeste tavukları beslerken kıstırana kadar………..

3 Aralık 2009 Perşembe

Oradaydım


İlk kez bir ölüme tanık oldum, hatta yardım ettim. Sanılanın aksine sanıldığı kadar zor olmadığını anladım ve şimdi burada söylüyorum. Ben de oradaydım.

Kapıdan içeri 4 kişi girdik. O geri giderek sırtını duvara yasladı. Gerçekten çok güzel bir kızdı. İri siyah gözleri ile korkarak bana baktı. Yanına iyice yaklaştım, bir şeyler mırıldandı. Elimi yavaşça başına götürdüm, bir terslik olduğunun farkındaydı. Başını okşamaya çalıştım, korksun istemiyordum. O na ilk kez dün dokunmuştum, bu ikimizinde hoşuna gitmişti ama bu sefer işe yaramadı. Akamdaki diğer 3 kişide etrafını çevreledi. 3 ü de gülüyordu, bense üzgündüm. Tekrar elimi yaklaştırıp başını okşadım. Bu sefer kaçmadı, o siyah gözleri ile tekrar bana baktı, elimi başından yüzüne götürdüm. Gözleri ıslaktı, ben yanağını okşuyordum.



Güneşli bir günün akşamında ziyaretime gelen annem için güzel ve pratik bir ziyafet sofrası hazırlamak için girmiştim mutfağa. Daha da keyiflenmek için kulağıma ipod u taktım. İlk sırada Hayko Çepkin vardı, şarkı “Hangimiz Masumuz” süre 5dk 01sn. Annem ise içeride söyleniyordu. Ipod u çıkarıp, bana seslenip seslenmediğini anlamaya çalıştım. İçeride beddua ediyordu. Umursamadım, kulaklığı tekrar takıp şarkıya kaldığım yerden devam ettim.

“kim bilir nerde kirlendik
kim bilir nerde dişlendik
gözün tam açık olsa da
her gün bir damla işlendik”

Annem içeride hala söyleniyordu. Onun bu kadar söylenmesinden rahatsız oldum. Dolabı açıp, annem geleceği için sebzelerin arkasına sakladığım içki şişesinden birkaç yudum, ve bir kaçta domates aldım. Bana bir şeyler söylüyordu ama kulaklığı çıkarıp ne dediğini anlamaya çalışmak yerine Ipod un sesini iyice açtım. Annemin mutfak kapısına geldiğini fark ettiğimde hala söyleniyordu. Çekmeceye doğru gittim, o yanıma gelip hala bir şeyler söylerken, çekmeceden bıçağı aldım. Ona döndüğümde bana hala bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Onu duymuyordum ama bir süre dinlercesine ona baktım. O anlatıyordu, ama ben duymuyordum. Son günlerde sıklıkla kendimden geçmeye başlamıştım, her seferinde “yine dalıp gittin” derlerdi. Yine kendimden geçmiş onu dinliyor, ama duymuyordum. Elimde bıçak hep dedikleri gibi dalıp gitmiştim. Eğer bıçak tırtıklı ve keskinse yeterince dikkatinizi verdiğinizde bir şeyi keserken bıçağın o tırtıklarını hissedebilirsiniz. O an tek hissettiğim bıçağın tırtıklarıydı. Onu her doğradığımda bıçağın tırtıklarını daha fazla hissediyordum. Kendime geldiğimde ise bıçağın o tırtıklarını artık hissetmeyecektim. Şarkı bittiği zaman kendime gelebildim. Artık önümde parçalanmış, ne olduğu belli olmayan bir şey duruyordu. Annem kulağımdaki kulaklığı çıkarıp, “mundar ettin domatesleri” diye kızdı. Daha sonra kafası kesilip öldürülen kızın katilinin televizyonda teslim olduğunu görüp beddua ettiğini öğrendim. Oldukça sinirlenmiş söylenmeye devam ediyordu, çocuk yaşta bir insan, nasıl birinin kafasını kesip öldürebilirdi. Çocuk satanist olmalıydı, ancak böylesine bir inançta olan biri bunu yapabilirdi. Dünyanın çivisi çıkmış, insanlar zıvanadan çıkmıştı, falandı filandı. Ne ironidir ki hiçbir zaman öğrenemedi, en vahşi seri katillerinden biri olan çiviciyi İzmir’de yaşarken onunla olan ortak ahbaplarımızla Manisa’da ziyaret etmeye çalıştığımı. Annemin sinirinin yatışması için yemeğin sosuna şarap karıştırmaya karar verdim. Sosu hazırlarken bir canlıyı öldürmeyi, hatta kafasını bir insan hangi ruh hali ile kesebileceğini düşündüm. O gece annem erkenden uyudu. Sos lezzetli olmamıştı ama amacına ulaşmıştı.




Elimle yanağını okşar ve bana o iri gözleriyle bakarken anlamıştım onu sevdiğimi. Ama vazgeçme gibi bir seçeneğim yoktu, diğer 3 ünü ikna edemeyeceğimi biliyordum. Bir şeye inanıyorlardı ve asla vazgeçmezlerdi. Onu tuttuklarında bağırdı, umursamadan kapıya doğru götürdüler. Direnmeye çalışsa da ellerinden kurtulamadı, bağırsa da onları ikna edemedi. Tam kapıya geldikleri sırada tüm gücünü kullanıp ellerinden kurtularak tekrar içeriye girdi ve bana doğru koştu. Onun için yapabileceğim bir şey yoktu. Kenara çekildim tekrar duvara sırtını döndü ve bağırmaya devam etti. Diğer 3 kişi sinirlenerek ona doğru yaklaştılar. Birisi gidip yanlarında getirdikleri ipi aldı ve onu bağladı. Tekrar ona dokunmaya çalıştım ama buna izin vermedi. Halbuki daha dün onunla yine buradaydık. Yalnızdık. Onun o güzel yüzüne dokunmam hoşuna gitmişti. Tam bu odada dokunmuştum ilk kez yüzüne. Boynuna dokunmuştum. Bacaklarına ve göğüslerine dokunmuştum defalarca. Şimdi ise onu götürmelerine yardım ediyordum.


Dışarıya çıktığında ne kadar çırpınsa, ne kadar bağırıp yalvarsa da kimseyi caydıramamıştı. Ben ise utanıyor, işe yaramayacağını bilsem de bırakın gitsin diyemiyordum. Artık bir insanın birini hangi ruh haliyle öldürebileceğini daha iyi anlıyordum. Tüm gücüyle yerde çırpınıp kurtulmaya çalışsa da kollarından ve bacaklarından tuttuk. Yaşça en büyük olanımız belindeki koca bıçağı çıkardı. Gözleri korku içinde açılmış, çırpınarak haykırıyordu. Diğer birisi omuzlarından tutup başını yere doğru bastırdı. En yaşlı olanımız bıçağı boğazına dayadığında tüm gücü çırpınmak için harcarken ben tüm gücümle onu tutmaya çalışıyordum. Bir an önce bitmesi için yalvarıyordum. Bıçak artık boğazını kesmeye başladığında önce sadece derinin altındaki pembemsi etler göründü, bıçağı her sürtüşünde biraz daha kan toplanmaya başladı ve sonra bir film sahnesi gibi kan boğazından fışkırmaya başladı. Onu o halde tutmak için tüm gücümüzü kullanıyorduk. Bir süre sonra çırpınmaları git gide yavaşlamıştı ve kesik boğazından homurtular çıkıyordu. Bakmamak için ne kadar dirensem de gözlerini gördüm. Gözleri açıktı ve sanki kafasının arkasına doğru bakarmış gibi geriye doğru kaymıştı. O iri gözleri öylesine büyümüştü ki sanki bizi lanetlermiş gibi bakıyordu. Çırpınmaları tamamen kesildiğine emin olunca onu bıraktık. Kafasını kesen adam kesik başı alıp birkaç mt öteye fırlattı. Artık bakmamak için arkamı dönüp giderken bir başkası geldi ve yerdeki kana parmağını basıp alnıma sürdü. Nasıl göründüğüme bakıp güldü. Bende tebessüm ettim. Bir diğeri hemen onu parçalayıp işimizi bitirmemiz gerektiğini söyledi.

Tamamen parçalamış, tüm etleri kemiklerinden ayırmıştık. Bir başkası az ötede mangal yapmış kesilen etlerin bir kısmını alıp şişe geçiriyordu. Bu bayramda ineğe 4 kişi girmiştik. İneğe verdiğim parayı düşününce bu besicilikte iyi para olduğunu anladım. O iri ve ölürken korku dolu bakan gözleri hala aklımda ama namussuzun mangalı süperdi.

9 Kasım 2009 Pazartesi

Günün anlam ve önemi adına

Berlin denince aklıma ilk önce Hülya Avşar ve o dantelli donunun içindeki eli aklıma geliyor. O efsane duvar ise ne yazık ki aklımda 2.planda. Tam bugün 20 yıl önce yıkılmıştı ki birçoğumuz az çok hatırlarız o anı. Bizimde aslında kendi içimizde ki duvarları yıkmamız gerekiyor gibi hıyar bir cümle ile tabiî ki devam etmeyeceğim. İçkiyi fazla kaçıran Almanların aslında gayet güzel bir şekilde işeyerek kullanabileceği nadide bir yapıyı yıkan o zihniyete en içten dileklerimle selamlarımı iletiyorum buradan. O duvar yıkılmadan eğer bir gün yolum Berlin’e düşseydi, vatan millet adına işemeden dönmezdim memleketime. İşemekten bu kadar bahsettiğim için mi yoksa zaten çişim geldiği için mi bu kadar işemekten bahsettim bilmiyorum ama saldım salacağım için size selametle…

22 Ekim 2009 Perşembe

Neler geldi neler geçti

Buralara uğramayalı gördüm ki, çok konular kaçırmışım yazacak... Özellikle Saba Tümer'i de bekleriz başlığı ile yazdığım Ayşe Arman soyunda ve olay yarattı konu içerikli yazımı sayın Arman okuduktan sonra feyz alarak baş örtüsüyle İstanbul sokaklarını dolaşıp haber yapmıştı. Ardından benim ciğerim Saba Tümere TIR çarpmıştı ki 3,5 ton ve altı bir araç onu paklamazdı.

bu ülkede son 2-3 aydır bundan daha ciddi bir olay vuku bulmadığı için bu yazıları yazmayı kaçırdığımdan doalyı oldukça üzgünüm. Aman allahım neredeyse entellektüelliğimden şüphe duyultacaktım. Bizim Rakıcının yeğeni Cem yakalanmıştı bak onu unutmuşum.

yazının girişi ve gelişimini yazdımda sonuç kısmından çıkamadım...Bu ülke sorunlarının içine böyle girince yazacak/söyleyecek bi şey bulamıyor işte insan...Fransa'ya mı sığınsak acaba ?

Sırf birine benziyor diye vermek olur mu lan?

naber lan blog...evet yokum bir süredir ama bir sor neden?
bir şarkı vardı ya hani hatırlarsın; "sırf sana benziyor diye usulca sokulup merhaba dedim"
evet evet twitter!!! sevişiyoz kendisiylen

23 Temmuz 2009 Perşembe

bitmedi blog

Nasıl bitecek bu 6 hafta izin blog. Güneşten tuzlu sudan vücudum kavruldu. Zaten Esmer olan tenimin halini sen düşün. Yüz yüz nereye kadar. Mesai arkadaşlarım deli gibi çırpınırken, blogır havada deniz kokusu alırken reva mı bu.

7 Temmuz 2009 Salı

Yine bekleriz Sabacığım

Teşekkür ederim Sabacağım... Şu yazımda da bahsettiğim gibi senide "memesi görülecekler" listeme almıştım. Her ne kadar ki utangaçlığından olsa gerek diye düşünüyorum, henüz fora yapmış olmasan da hatırıma vermiş olduğun bu pozlar için yinede teşekkür ederim. Ama cesaretini topla öyle gel demekten de kendimi alamıyorum zira adın hala listemden silinmedi.

Kuş bakışı bakınca hala sıkıntı yaşıyorum

Evet blog izindeyim. Bu yaz aylarında kafam hiç çalışmadığı gibi bir şeyler yazmaya da fena halde üşeniyorum. Bu yüzden bir konuya, "bi bakıp hemen çıkacağım".

TV ler de ne yazık ki, aptal sapa programlar yüzünden haberlerden başka izlenecek bir şey yoktu. Artık onlarda da gündem hep 2-3 konu etrafında döndüğü gibi yaz sezonunun gelmesi ile o haberlerin büyük çoğunluğunda da zayıflayıp fit olup, el kadar bikinilere nasıl girileceğine yönelik haberler pazarlanmaya başlandı. Ve yine her yıl olduğu gibi plajlarda turist manzaraları sunularak ağızlardaki sular akıtılıyor. Zaten aynı zihniyet değil mi her yıl ramazan ayında Müslüman olduğumuzu bizim gözümüze gözümüze sokan.

Ama bu yıl ve önümüzdeki birkaç yıl dananın kuyruğunun koptuğu yıllardır. Tabiri caizse bu, s*ki tuttuklarının resmidir. Ramazan ayının yaz mevsimine gelmesiyle ne bok yiyecekler, gerçekten merakla beklemekteyim.

Ben ise, geçmiş yazılarda da belirttiğim gibi göbeğimde ki baklava dilimlerinden dönme o küçük karpuza aldırış etmeksizin mayomu üstüme geçiriyorum ve tüm entelektüel olmaya çalışılmış eleştirilere rağmen göz ucuyla pazarlama haberlere göz gezdiriyorum. O el kadar bikinilerden giyecek olmasam da görüntü kirliliği yapmanın bir alemi yok.

Merak edenler için, her ne kadar bir miktar zayıflamış olsam da hala kuş bakışı bakınca görmekte sıkıntı yaşıyorum.



Bu arada Uğur Dündar kendine sonunda yeni bir takım elbise almış. Ya da yazlık takımını gardıroptan çıkarmış olacak ki o lacivert çizgili takımı sonunda üstünden çıkarmış. Buradan Uğur Dündar’a sesleniyorum; daha sık değiştir abicim şu takımı, koktu artık.

24 Haziran 2009 Çarşamba

Zurafa sokak bizimdir bizim kalacak

24.06.2009 tarihli okuduğum habere göre zürafa sokaktaki mekan kapatılıyormuş.
İzin veremeyiz, vermemeliyiz. Sağ duyulu olmaya davet ediyorum hepinizi...

Eğlem için Taksim'den Zurafa sokağa yürüyüş yarın saat 13:00 de gerçekleştirilecektir. Hepimiz o*r*spuyuz yazılı pankartlarınızı getirmeyi lütfen unutmayın...

Kültürümüze örf ve adetlerimize ve bir çoğumuzun ilk göz ağrısına, ilk hocalarımıza sahip çıkalım... Sessiz kalmayın ! ! !

23 Haziran 2009 Salı

Saba Tümer'i de bekleriz

Ayşe Arman soyundu ve olay yarattı. Fotoğraflarını ilk tıklayanlardanımdır. Yolda gördüğüm sıradan bir kadın olsa bu kadar ilgimi çekmezdi ama nedendir bilinmez kendisi, şu yazımda da bir başkasını belirttiğim gibi, memesi görülecekler listemdeydi. Fotoğrafları çekip üstüne birde köşe yazısı yazmış üstelik. Yazıda şunun gibi bazı dikkat çekici diyaloglara da yer vermiş; “Sevgilime sordum. 'Baban değilim, benden izin almana gerek yok' dedi. 'Yooook yemezler!' dedim. Güldü. 'Yap ama seks fotoğrafları olmasın, seksi fotoğraflar olsun”.

Diğer köşe yazarları ise taktir ediyor Arman’ı. Bende taktir ettim. Güzel fotoğraflardı. Ne yalan söyleyeyim ben zaten herkes açılsın saçılsın isterim. Herkes açsın degajelerini, yırtmaçlarını plajda gibi dolaşsın. Plaja sırf göz zevki için gitme derdi de kalmaz böylece. Bir annem birde sevgilim hariç soyunsun herkes. Kimse örtünüp kapanmasın. Saçlar lodos rüzgarları ile savrulsun özgürce, blendax reklamından çıkmış gibi olsun herkes. Hatta sütyen giyilmesin, olmadı yasaklansın isterim tüm dürüst benliğimce. Arman’ın aldığı pozitif eleştirileri görünce, aslında başkalarında benzer fikirlere sahip olduğunu düşündüm. Arman, baldırlarını memelerini açtı ve şöhretine şöhret katıp hayran ve okuyucu sayısını da ikiye katladı.

Demokrasi böyle bir şey işte. Demokrasiye gıdım itimatım yok ama bu yönünü seviyorum. Hele demokratik topluma hayranım. En çokta ikiyüzlülüğüne. Bedeni fora yaparak demokratik hakları kullanabilirken, baş örtüsü takanları okula bile almıyorlar ya benim gibi bir adam demokrasiyi sevmesinde kim sevsin...

17 Haziran 2009 Çarşamba

16 Haziran 2009 Salı

идут вверх ебем

Teymi yaklaşık 36 yaşında 1.90 boyunda, 1oo kg civarında kumral, anlaşılacağı gibi oldukça güçlü kuvvetli bir insandı. Kendisi aynı zamanda benim İstanbul’da ki ilk ev arkadaşımdı. Ben ise o sıralarda henüz 19 yaşındaydım. Oldukça sessiz olması gerektiğini öğrenmiş ve başını mümkün olduğunca derde sokmaması gerektiği için dışarıdaki herkese karşı son derece tırsak davranıyordu. Halbuki silahlar konusunda eğitimli bir çoğunu iyi kullanabilen, yakın dövüşte eğitimli 4 dil bilen bir insandı. Teymi’nin Rus aksanı oldukça anlaşılmaz olduğu için çoğu zaman anlaşmakta zorluk çekiyorduk. O bana Rusça küfürleri ve Rus kadınları ile kültürel ve tarihi bilgileri paylaşabileceğimiz kelimeleri öğretirken bende Teymi’ye Türk örf ve adetlerine uygun olarak modern Türk küfürlerini ve kibar olmayı öğretiyordum. Teymi’nin karanlık geçmişi nedeni ile medeniyeti ve medeni olmayı unutmuş olmasından dolayı onu eğitiyor o da bana “uzman olduğu” konularda küçük tüyolar veriyordu ki, her genç Türk erkeği gibi bende sevgilisinin önünde boy boy insanları dövmenin keyifli hayallerini kurmaktaydım. Teymi’nin Türkiye’ye geleli henüz bir yıl bile olmamasına rağmen oldukça hızlı bir şekilde Türkiye’ye alışmasını eve getirdiği CIS ülkesi güzellerinden sonra farkına vardım. Teymi giderek ortama uyum sağlıyor, üstüne üstlük giderek buraya alışıyordu.

Teymi’nin bu uyumu, onu ne kadar sevsem de bazı sorunlar ve tartışmaları da beraberinde getiriyordu. Bunlardan tek ve en şiddetlisi o geldiği yere geri dönmeden 1 ay önce yaşanmıştı. Her hangi bir sebepten dolayı çıkan bir tartışma sonucunda yukarıda da tarif ettiğim Teymi’ye karşı tüyü bitmemiş bir yetimin kavgası şiddete dönüşmüştü. Aslında son derece sakin ve soğukkanlı olmama rağmen Teymi’nin de benim gibi bir melez olması yerine safkan hayvani bir Çeçen olması ve geçmişi, onu zapt edilemez bir aygıra dönüştürmüştü. Zira aynı zamanda kendisi Dudayev’in yakın korumalığını yapmış biriydi. Yaşanılan bu şiddet tahmin edileceğinden daha uzun sürmüştür ki benim açımdan bu adama karşı yenilen dayağın uzunluğu, karşı koymaya tekabül ettiğinden, kendimle aptal bir gurur duymama ve 2 günlük iş göremez raporu almama neden olmuştu.

Bugün öğrendim ki Teymi ölmüş. Geçmişi düşündüm ister istemez. Aynı evi paylaştığımız ve güzel günler geçirdiğimiz biriydi Teymi. Sağlam adamdı. Heybetli adamdı... ya eve getirdiği hatunlar.... Ne güzel hatunlardı. İyi adamdı Teymi. Hatunlar ise hepsi taş gibi. Delikanlı adamdı. Hatun dediğin böyle olmalıydı. Severdim Teymi’yi.

Şu an Teymi’nin yüzünü hatırlamaya çalışıyorum ama simasını pek getiremiyorum aklıma. Onu hatırlayamıyorum. Ne tuhaftır ki getirdiği kadınlar... Her birinin siması ve gerisi aklımda. İyi adamdı Teymi. Giderken söylemişti, şimdi onu hep istediği gibi anıyorum...идут вверх ебем.

9 Haziran 2009 Salı

Meme lan altı üstü

En heyecanlı aksiyon sahnesinde, olur olmadık herşeyin sansürlenmesi, ordan buradan sanal reklam fışkırması, hele sigara kelimesi, görüntüsü hatta dumanı bile sansürlenirken diğer tarafta heriflerin burnundan götünden kokain çektiği sahnelerin sansürsüz izlenmesi, anlaşılması güç ve son derece kafa karıştırıcı bir durum.

Üstüne üstlük memesi görülecekler listemde üst sıralarda bulunan Lucy Liu’ nun tam banyo sahnesinde memesini izleyip listemden silecekken bir memenin bile saat gece yarısı olmasına rağmen sansürlenmesi bardağı taşıran son damla oldu benim için.

Bizler Cine-5 ‘in şifreli porno kuşağında, karıncalı ekran karşısında ergenliğini geçirmiş bir nesiliz. Terbiyesizlik yapmayın!... Meme lan altı üstü...



2 Haziran 2009 Salı

Şartlar değişmese de, bazı alışkanlıklar değişmeli

Erzurum \ İspir’li bir çocuktu İbrahim. Kumral yakışıklı denebilecek bir çocuktu. İzmir’de sürekli sıcacık ekmeğimizi aldığımız fırının sahibiydi ailesi ve diğer 3 amcası. Kardeşleri ve fırının diğer ortaklarından olan amca, kendi deyimiyle emice çocuklarıyla birlikte kalabalık bir aileydi. O ve onun emice çocuklarıyla ilk samimiyetimiz, mahallemize taşındıktan sonra 2 grup halinde karşı karşıya gelip tabiri caizse birbirimize gövde gösterisi yapmamızla başlamıştı. İbrahim’in grubu ellerindeki usturaları kotlarına sürttürürlerken, bizim grupta kelebekler açılmış kolları birbirimizin omzuna atmış bıçak uçlarıyla dişlerimizin arasındaki yemek artıklarını temizliyorduk. Kimsenin kimseye bir şey sokmaya götü yemediği için sike sike arkadaş olmaya karar vermiştik. İbrahim ve tüm akrabalarının en büyük ortak noktalarından biride hiç birinin okulla aralarının iyi olmamasıydı. Altlarında da koskoca bir fırın olunca ailede liseyi bitiren nadir, o nadir insanlarda kültür elçisi sayılıp fırının muhasebe işlerini kapmıştı.

İbrahim ve ailesi gereğinden fazla enteresan insanlardı. İbrahim’in emice çocukları içinde Fanta’ya sarı kola, trene demir at diyen kuzenleri bile vardı. İbrahim onlara göre daha sempatik ve zeki bir çocuktu ama fazla romantikti. 1 hafta içinde titanic’i 4 kez izleyip, rüyasında Rose diye sayıklayıp, arabalarının arkasına “İbrahim Di Caprio” yazan bir tipti. İbrahim’i çok uyarmıştım o filme kendini bu kadar kaptırmamasını ama beni hiç dinlememişti. Tam bir şıp sevdi olan İbrahim etrafında aşık olacak kız bulamayınca nostalji yapar ilkokul aşkını hatırlar, sonrada yıllardır görmediği kıza tekrar aşık olurdu. Yıllardır görmediği bu kızın bir şekilde evini hatırlayıp fırının kasasından çaldığı paralarla bir ay boyunca her gün kızın balkonuna güller atıp durmuştu. En sonunda ailesinin anlamaması için İngilizce telefon numarasını yazıp atmıştı balkona. Ertesi gün telefon açan bir adam, kızın birkaç yıl önce oradan taşındığını, o evde kendisinin yalnız yaşadığını ve bir daha gül atmamasını çünkü komşularının onu artık yanlış anlamaya başladığını güzellikle, annesine selamlar söyleyerek anlatmıştı.

Bu olayın ardından bunalıma girip hayata küsen İbrahim ertesi gün Tansaş’ta bir kasiyeri ağına düşürmeyi başarmıştı. Bir süre sonra artık iyişmeleri gerektiğini düşünen İbrahim, mahallenin ağabeylerinin tavsiyesine uyup yine onlardan edindiği haplar ile kafaları güzelleştirip ortamın keyfini çıkarmayı amaçlamıştı. İbrahim’in anlattığına göre hapı ikiye bölüp yarısını kıza veren İbrahim diğer yarısını da kendi içerek ne olacağını beklemeye başlamış. Yaşlarının daha 16 olmasında mı yoksa mahallenin ağabeylerinin yaptığı ibnelikten midir bilinmez ikisi de arabanın içerisinde gece yarısına kadar sızıp kalmış. Gece yarısı kendisine gelen İbrahim, sızmış haldeki kızı kucaklayıp evin önüne getirmiş ve evin ziline basıp oradan kaçarak uzaklaşmış.

İbrahim’in aşk hikayesini anlatmaya kalksam inanın bitiremem. İzmir, Bornova’dan net olarak görülebilen yamanlar dağına, haftalarca fırından çaldığı un çuvallarını birleştirip dağa bir başka aşık olduğu kızın dev boyutlarda ismini yazmışlığı vardır ki bu yazı tüm Bornova, Alsancak ve Konak’tan okunabilmekteydi. Nitekim bu yol bile adını dağlara yazdığı kızı ağına düşürmesine yetmemişti. En son hatırladığım kıza ısrarla aldığı çiçeği vermeye çalışırken kız bir tokat atmış, neye uğradığını şaşıran İbrahim sinirlenip çiçekleri kızın kafasına kafasına vurup, “istemiyom ulan, seni de çiçeklerini de istemiyom, bırak lan artık peşimi benim sevgilim var” deyip olay mahallinden benimle birlikte ağlayarak uzaklaşmıştı. Bir başka aşık olduğu kızın evin önünde ise haftalarca boza satıp para kazanmış, durumdan kıllanan kızın babası bir gece İbrahim’i hortumla sulamıştı.

Çok enteresan adamlardı İbrahim ve onun emice çocukları. Benim İstanbul’a yerleşmemle birlikte ilk İzmir ziyaretimde İbrahim’in artık kız ve bilimum hap, ot işlerini bıraktığını ve olgunlaştığını gördüm. Bir sonraki İzmir ziyaretimde İbrahim ve tüm emice çocuklarının birer Fethullah hocacı olup tüm emice çocuklarıyla birlikte Perşembe geceleri çeşitli dini söyleşilere katıldıklarına şahit oldum. Bana çok ısrar etseler de deist yönüm ağır bastığı için bu davete kibarca “siktirin len” deyip gitmedim. Sonraki İzmir ziyaretimde ise İbrahim evlenmiş eşi hamile kendisiyse Cuma namazından geliyordu.

Son yazımda da bahsettiğim, Mikail’in düğünü için İzmir’e gittiğimde eşlerini evde bırakıp tüm emice çocuklarıyla birlikte ot partileri düzenlediklerine, hatta Mikail’in düğünü sırasında tuvalette bile ot alışverişi yaptıklarına şahit oldum. Bu konuda İbrahim’le ve onun emice çocuklarıyla en kısa sürede konuşmalıydım. Düğün sonrası yaptığımız bu konuşmada çok güldük, çok eğlendik. Fatma beni beklediği için fazla duramadım ama sonuç itibari ile artık eski otların tadının kalmadığı ve ibnelerin içine çer çöp tıkıştırdığı konusunda hem fikirdik. İzmir’den ayrılırken son kez dönüp arkama baktığımda; çocukluğumda ki fırının ve mahallenin hiç değişmediğini fark ettim. Her şeyin nasıl aynı kalabildiğine hayret ederek, “şartlar değişmese de bazı alışkanlıkların değişmesi gerektiğini” düşündüm.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Şartlar değişse de bazı alışkanlıklar değişmemeli

Kalın karakaşlı bir çocuktu Mikail. Gözleri pörtlek, dudakları dolgun, benimle yaşıt bir çocuktu. İzmir’e yerleştikten sonra edindiğim ilk ve en göt arkadaştı. Yani çocukluk arkadaşımdır Mikail. Hani derler ya yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez diye, bizim ki pek öyle olmasa da ona yakın bir şeydi.

İzmir’de yaşadığım yıllar içinde Mikail ile hep iyi bir arkadaş olmuştuk. Mikail, o zaman ki güzide eğitim sistemimiz ile orta 1 e giderken birbirimize uyguladığımız kaba kuvvet neticesinde beni hep dövmeyi başarmıştı. Her ne olduysa orta 2 ye gelince artık ben onu dövmeye başlamıştım. Ortaokulun sonlarına doğru yine o beni dövemeye başladıysa da ortaokulun bitimiyle birlikte hep dayak yiyen taraf olmuştur kendisi. Mikail’de çevremdeki birçok insan gibi enteresan biriydi. Biz basketbol oynarken Mikail hep çöp kutularını karıştırırdı. Bir başka yerde biz futbol oynarken Mikail yine bizimle birlikte ama her zaman ki gibi çöplerle haşır neşir olurdu. Çöp kutularına hep, işe yarayan bir şey var mı diye bakar dururdu. Bir yerlerde yürürken bile hep işe yarar bir şeyler bulma umudu ile yerlere bakarak yürürdü. Nadirde olsa şansı yaver giderdi. Aslında Mikail içimizde en cin, en uyanık insandı. 90 lı yıllarda max dondurmalarının çubuklarında çıkan harfleri biriktirip MAX yazısını tamamlayarak aldığımız dondurmaların çoğunu Mikail yerdi. Hiç max dondurma alacak paramız yoktu ama sağda solda max çubuğu bulup MAX yazısını tamamlayıp aldığımız dondurmalarının haddi hesabı da yoktu. Hala hatırlarım en zor bulunan harf “A” idi. Mikail’in bir gün kanalizasyon deliğinde gördüğü max çubuğunu, uzunca bir sopanın ucuna sakız yapıştırarak aldığına şahit olduğum ve zekâsına hayran kaldığım bir an vardır ki karşılığında “A” harfini bulmasıyla bir dondurmayı daha yalayıp yutmuştu tek başına. En büyük zevklerimizden biride buydu, diğer arkadaşlarımız dudaklarını yalayıp bakıp dururken bir şeyleri tek başımıza yemekti.

Mikail’in çöp karıştırma tutkusu gitgide artarak devam etmişti ki, artık çöp bidonlarına sessizce yaklaşıp çöp kutusunu karıştıran kedilerin kuyruğundan yakalayıp dakikalarca havada çevirip fırlatmaya başlamasıyla ayyuka çıkmıştı. Ta ki ben devreye girene kadar. Yaşı kemale eren Mikail’in artık çocukluk evresinden bir adım ileri gitmesi gerekmekteydi ki Mikail’deki bu probleme neden olan eksikliğin farkındaydım. Mikail için milat olan o tarihten sonra onun hayata olan tüm bakış açısını değiştirmiş, çöp bidonlarına bir daha yaklaşmamış, tabiri caizse Nirvana’ya ulaşmadan bir önceki adıma ulaşmasını sağlamıştım. Mikail’e mastürbasyon yapmasını öğrettiğim günden sonra hayatı ve vizyonu tamamen değişmiş üstüne üstlük bana artık tek eğlencesinin bu olduğunu bile itiraf etmişti. Onu çöp bidonlarından kurtarmıştım ama uzunca bir süre daha büyük bir probleme sebebiyet vermişmiyimdir diye de korkmuştum.

O artık evli. Evleneceği güne kadar ise bana bu yüce öğreti için hep şükretmiştir. Bir Tarkan hayranı olan ve onun gibi kıvırtmaktan keyif alan Mikail, kendi düğününde onca kıvırtmadan sonra artık yorulup, hem çişini yapmak için hem de hava alıp bir sigaraya içmek için dışarı çıktı. Bende bunu fırsat bilip biraz taşak geçme umudu ile peşinden gittim. Tam yanına gidecekken, onu çaktırmadan çöp bidonuna göz gezdirirken buldum. Kendimi fark ettirmeden uzaklaşıp düğünde ki halaya katıldım, bir ara halayın başına geçip mendil bile salladım. Gecenin sonuna doğru takı merasimi başladı. Takı sırası bana geldiğinde hafifçe kulağına eğilip, bir sorun olursa bana gelmesini unutmamasını ve şartlar değişse de mastürbasyonu bırakmamasını tavsiye ettim.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Sayın blogır, bana mutluluğun yazısını yazabilir misin?

Tanrı herkese aşağıdaki blogırın ki gibi bir mutluluk nasip eylesin inşallah, veleddallin amin...

"Günün Bloğu
Bu gün çok mutluyup. Bloxoo Editörleri tarafından Yaşadıkça bloğum günün bloğu olmaya layık görülmüş. İçim kıpır kıpır. Şaşkınım. Heyecanlıyım. Bir baktım bloxoo ön sayfasında günün blogu yerinde sitemi gördüm. İnanamadım, iki üç kez sayfayı yeniledim acaba hayal mi görüyorum diye. Keşke biri yanımda olsaydı çimçikleyin diyecektim ama kimse de yoktu. Meğer hayal görmüyormuş, o benim sitemmiş. Ellerim bile titredi. Balkona çıktım derin bir nefes aldım öyle kendime geldim. Herkesin bu sevinçi yaşamasını diliyorum. Çok güzel bir duygu.
En sıkıntılı anımda bu güzel haberi aldım. Bana moral verdi.
Bloxoo Editörlerine ve siz okuyucularıma çok çok çok teşekkür ederim."

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Ben Aziz Nesin'i özledim

Türkan Saylan iyi işler yapmış ama ne yazık ki ergenekon dalgalarından önce onu hiç tanımıyordum...Dün onun cenaze törenini izledim, "Türkiye laiktir laik kalacak" sloganları atılıyordu. Cenaze töreninde böyle bir slogan! Hemen aklıma Aziz Nesin geldi. Hani demişti ya Türk insanının yüzde bilmem kaçı aptaldır diye, şimdi olsa acaba şöle bir slogan ile bağırırmıydı, "Türk insanı aptaldır aptal kalacak"

Türkiye tamamen iki kutup halini aldı. AKP liler (dinciler)ile CHP li ler (Atatürkçüler)... Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi insanlar bir koyun misali iki kutuba ayrışıyor.

Türkan Saylan gibi bir değeri kaybetmek bir yana, belki de cenaze töreninde bile olduğunu bilmeyen insanlar oraya toplanmış bir yerlere mesaj veriyor. Aslında mesajdan da öte herkes artık kendi safını belli ediyor.

Bu işin sonu nerde biter bilinmez ama ben Aziz Nesin'i özledim...

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Döngüsel artık

Yıllarca anlamakta zorlandığım konuların başında gelirdi microekonomi... Aşağıda bu hikayeyi bana e-posta yolu ile ileten X bankasındaki müşteri temsilcim sayesinde anlayabildim...Evet, Godot'dan sonra bunuda anladım...


"Mevsim yaz, aylardan Ağustos.

- Bilmem nerenin bilmem neresinde küçük bir kasaba... Yaz sezonu, ancak yağmur yağıyor, kasaba ise bomboş.

- Herkesin bir yerlere borcu var ve kredi ile yaşıyorlar.

- Tesadüfen otelin birine zengin bir Rus geliyor ve resepsiyona 100 USD bırakıp, odaya bakmaya çıkıyor.

- Otel sahibi parayı hemen alıp, Markete olan borcunu ödüyor.

- Market sahibi 100 USD ı kaparak, hemen toptancıya olan borcunu veriyor.

- Toptancı büyük bir sevinçle parayı alıp, kriz nedeniyle kredili hizmet veren, son defa birlikte olduğu fahişeye götürüyor.

- Fahişe parayı alıp aynı otele giderek otele olan borcunu ödüyor

- O sırada Rus müşteri odadan geri dönüyor ve odayı beğenmediğini söyleyip 100 USD parasını da alarak kasabayı terk ediyor.

- Rus müşterinin bu ziyaretinden somut olarak hiç para kazanan olmuyor, ancak:
Tüm kasaba borcundan kurtuluyor ve geleceğe güvenle bakıyor !!!"

Bu döngüyü bozan tek faktör vardır ki onun adını kapitalizm "faiz" koydu. Bu döngüde "ortaya çıkarılan" artıktır. Ayrıca kapitalizmin anlam karşılığıdır "faiz" kelimesi. Faizin kalktığı bu döngü ise komünizmi meydana getirir. Yani gerek kapitalizm gerekse komüznizm aslında aynı boktur bu döngüde. Aralarında sadece faiz denen küçücük bir fark var...
Ceza söylüyor, FARK VAR!

















Hamiş 1 : Sevgili X Bankasındaki müşteri temsilcim gerçekten işini eksiksiz ve iyi yapan bir bankacıdır. Öyle ki böyle bir e-posta mesajının ekine son dönem gecikmiş kredi kartı borcumun "faiziyle birlikte" XXX TL olduğunu bildiren bir yazı eklemeyi de unutmamış. Eşşoğlueşşek.


Hamiş 2 : Sayın blogır, lütfen "Tüm kasaba borcundan kurtuluyor ve geleceğe güvenle bakıyor" cümlesi ile ilgili esprilerini bizimle paylaşma.

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Tek dişi kalmış demokrasi

CNN Türk’te Reha Muhtar'ın 'Çok Farklı' programına konuk olan Tiyatrocu ve Öğretim Üyesi Zeliha Berksoy “cahillerin oyu ile demokrasi olmayacağını” öne sürmüş. Bu programı sıklıkla takip etmeme rağmen, asıl izlemem gereken zamanda ne yazık ki atlamışım.

Hatırlayacağımız, hatta kolay kolay unutamayacağımız gibi, Aysu Kayacı,(*) “dağdaki çobanın oyu ile benim oyum bir olamaz” demişti. Olay çok da abartılmamıştı ki, Aysu Kayacı’nın cahilliğine verilmişti. Herkes sarışın deyip gülüp geçmişti. Öğretim üyesi Zeliha Berksoy’un cümlesi ile Aysu Kayacı’nın cümlesi aslında birbirine tamamen paralel, üstelikte Zeliha Berksoy ki özellikle araştırıp baktım sarışın bir kadın da değil. Gazete manşetlerinden anladığım kadarı ile epey de bir eleştirilmiş ve eleştirilmeye devam edecek gibi görünüyor.

Zeliha Berksoy bence kısmen haklı ama büyük ölçüde eksik. Nasıl ki şu an yaşadığımız küresel kriz yüzünden içinde bulunduğumuz ekonomik sistemin çökeceği varsayımları ve inanışları takdire şayan bir hızla artmakta ise, krizden önce böyle bir varsayımda bulunmak bir bakıma komün sistemin hayranı olarak görülür hatta grup içerisinde taşak konusu bile olma sebebiydi. Nitekim bu krizi önceden kestirebilmek için herhangi bir şekilde ileri derece finansal bilgiye gerek kalmaksızın insan denen zımbırtının harcama, öde(me)me ve tahsil etme konusundaki becerilerine şöyle bir göz gezdirmek yeterliydi. Ama ne yazık ki o sırada birçoğumuz harcamaları maksimum yapıp asgari ödeme durumunda olduğumuzdan bir türlü gözümüzü gezdiremedik o taraklara.

Şu yazıda da konuya değinildiği gibi
(aslında o yazı yaklaşık 2-3 yıl önce yazılmıştı), tıpkı bu küresel kriz gibi şu an demokrasi adını verdiğimiz sisteminde kıçımızda bir gün patlayacağını düşünmekle beraber Zeliha Berksoy’un “cahillerin oyu ile demokrasi olmayacağı” sözüne hak veriyor hatta eksik buluyorum. Eksik kalan kısmı, bu ülkede demokrasi denen çomağın Cumhuriyet’in ilk çeyreğinden sonra bir ucunun boka bulandığı için aslında kullanılmaz olmasındandır. Daha açık konuşmak gerekirse bu ülkede hiçbir şekilde demokrasiyi benimsemiyorum, sağlıklı olarak uygulanıyor ya da uygulanmıyor bir yana her iki durumda da işe yaramaz görüyorum. Zaten şurada yazdığım gibi demokrasi adına her hangi bir katkımda olmadı.

Yine Zeliha Berksoy’un (**) dediği gibi “cahil bir toplumdan kitle olmaz ancak bir sürü olurdu”. Bu sürüyü ise yönlendirmenin tabi ki çeşitli yollar mevcuttu. Az öncede bahsettiğim gibi cumhuriyetin ilk çeyreğinden sonra yani milli eğitim bakanlığının tüm eğitim, sistem ve görüşlerinin iktidar partisinin fikirleri doğrultusunda her seçim sonucu değiştirilmesi ve uygulaması ile sürüyü kontrol etmek için kullanılan mutluluk çubuğunun adı demokrasi olmuştu. Eğitimin boktanlığı ve öğretimin dandikliği sayesinde demokrasi, gayette kullanışlı bir çubuktu ki aradan yükselen bazı seslerin bir taraflarına demokrasi çubuğu sokularak susturulması ve bunun 18. yüzyılda yaşamış, linç kelimesinin isim babası olan (***) Mr. Lynch vari yöntemlerle uygulanması ile çıkan ve çıkacak sesleri kesmesi de (etkisi geçmişe nazaran azalsa da) devam etmekte.

Cahillik tanımın aslında sadece 2X2 nin 4 ettiğini bilmemek değildir. Cahillik aynı zamanda kadın yada erkek için gururdan, para için emekten fazlasını feda etmektir. Siktir edin TDK da yazanı. Aslında tüm pisliğimiz ve cahilliğimiz Virgilius’un şu yazısında da belirttiği gibi bunlardan ibaret değil mi?



Konu ile ilgili "ulan ben ne çok şey biliyorum a.q." dipnotu:


Demokrasi kendi içinde onlarca çeşit sisteme dayanır ve yine kendi içinde çeşitli fikirler barındırır.

(*)Aysu Kayacı nın bahsettiği demokrasi modeli aslında büyük ihtimalle farkında olmasa da demokrasinin ilk halini yani Antik çağ demokrasisine dayanır. Atina tarafından pırtlatılan bu modelde köylüler ve köleler bunlara ilave olarak birde kadınlar oy kullanamazdı.

(**)Zeliha Berksoy’un kanaatimce bahsetmeye çalıştığı demokrasi modeli ise ki büyük ihtimalle farkındadır, 17.yy demokrasisidir. Bu demokrasi modeli halkın gelişimini esas almış olan ve ilk Liberallerin ortaya çıktığı demokrasidir.

Anlaşılacağı gibi hiçbir demokrasi çubuğunu almak istememekle (en azından gururdan ve emekten fazlasını veren bir toplumda, yada Besim Tibuk geri dönene kadar) beraber alternatif bir fikrimde yoktur.Zaten bulsam kitleleri arkamdan sürüklerim. Hatta bizzat ben o kitlenin arkasına geçerim hep demokratlar s*kti birazda ben s*keyim diyerek. Şu fani dünyada salak mıyım siz insanların refahı için ömrümü çürüteyim? Sabunu düşüreni affetmeme dünyası bu.

(***)Linç kelimesinin isim babası olan Sayın Lynch zenci kölelerin itaat etmesini sağlamak için, tüm zencilerin içerisinde en yavaş çalışanı ya da itaatte zorluk çekeni seçip hepsinin gözü önünde ölene kadar onu döver ve diğerlerinin böylelikle sınırsız itaat güdüsünü oluştururmuş. Yine kendi kanaatimce, Avrupalıların Stockholm sendromu aslında ilk bu zencilerde görülmüştür ki fazladan verilen bir parça ekmekle korkunun yanında vicdani bir bağlılıkta oluşturulması sağlanmış (bknz:demokrasinin medenileştirilmemiş hali).

3 Mayıs 2009 Pazar

Godot'yu beklerken


Dakika başına “Bilhan” deme rekorunu egale etmek için yoğun çaba göstermesi, özellikle hasta olma sırası bende iken yine kendini yataklara atması, yakalanacak hastalık kalmayınca centilmenlik dışı hareketlerle böbreklerinde böyle zor günler için biriktirdiği taşları dökmeye başlaması bana yapmış olduğu büyük bir haksızlıktı.

Evdeki eski huzurlu günlerime dönmek amacı ile, yani her düşünceli sevgili gibi partnerimin bir an önce iyileşmesi umudu ile önce hastaneden randevu alıp ertesi gün randevu saatinde hastanenin yolunu tuttuk.

Hastaneye vardığımızda görevli kadın “yukarıdan 1.5 lt su alıyorsunuz, arkadaşlarımız onu ilaçlayacak ve hastaya içireceksiniz. Hasta sıkışınca bize haber verin ultrason için içeriye alacağız” dedi. Anlamadığım için “sıkışmak derken” diye cevap verince, kadın “tuvaleti gelince beyefendi” diye beni bozarak cevap verdi.

Ne var ki 1.5lt su bitmesine rağmen beklenen olmamıştı. “Hadi gidelim, hala gelmedi” dedim. “Bekleyelim, gelecek”, dedi. Biz beklemeye devam ederken hastane de yavaş yavaş boşalmaya başlamıştı. Bu arada benim siyah noktalarım can sıkıntısından hasta tarafından, büyük acılar çektirilerek sıkılmaya da başlanmıştı

Hastanede bizden başka kimse kalmadığı halde biz hala beklemekteydik ki mesai saati de bitmek üzereydi. Zaten hala gelmemişti. Tekrar ofise dönmem gerektiği için gitmek istedim ve aramızda aşağıdaki şu konuşma geçti.

- Gidelim
- Gidemeyiz
- Neden
- Godot’yu bekliyoruz

Hiçbir zaman anlamamıştım Samuel Beckett’i. Sonunda bir çiş olayında idrak edebilmiştim onu.

28 Nisan 2009 Salı

Titanik 2 - Sahtekarlığın doruk noktası

Adamlar üşenmemiş fragman yapmış...Üstelik bu fragman ulusal kanallarda 4-5 ay önce yayınlanmış bu yaz sinemalarda diye... Filmin adı Titanik 2-Jack in dönüşü.. allah belanızı versin emi :))



daha bitmedi




Adam az daha uğraşsa filmi tamamlayacakmış zaten...Terbiyesizler, ben yıllar boyunca film çekicem diye kıçımı yırtayım adam gitsin sahneleri bir birine ekleyip film yaptım diye meşhur olsun..Azına sıçayım benim niye aklıma gelmedi bu...

Her şeye rağmen başarılı bir çalışma olmuş...

24 Nisan 2009 Cuma

"şimdi bir çok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın başından başlayabilirim"

Hiçbir zaman benimseyememiştim soyadımı. Hayatımın hiçbir döneminde bana ait hissetmemiştim. Soyadımı bana kazandıran şahıslara ait anlatacak melankolik anılarım bile yoktu. Üstüne üstlük, kızdığım zamanlar olsa da hep sevmiştim onları. Bu yüzden yazı içerisinde isyankâr evlat tiriplerine de girmeyeceğim.

Herkes gibi bende tüm şiddeti ile yaşamıştım kuşak çatışmasını. Doğu kökenli bir babanın, doğuda doğmuş ikinci çocuğu olmak ve ergenliğini İzmir gibi bir şehirde geçirmek bu kuşak çatışmasının şiddetini pek tabi arttırmıştı. Bu batılı şehirde beni korumak istediği birçok tehlikeli alışkanlıklar da vardı üstelik. Bu tehlikeli alışkanlıklardan korunmam için gerekli önlemleri almaya kalktığında ise ben çoktan hepsine bulaşmıştım bile.

Hayat devam eder, bizim boylarımız uzar ve biz kıllanırken, ya fark etmemişti benim tıraş olmaya başladığımı ya da ben bu tıraş olayına gerektiğinden daha erken girişmiş olacaktım ki bu konuda hiç onun engin tecrübelerinden faydalanamamıştım. Bir tıraş bıçağını nasıl kullanacağımı ondan göremedim hiç. Bana kadınlar hakkında anlattığı tek ve kısa eğitim ise köpeğimizi bir başka köpek ile çiftleştirirken gerçekleşmişti. Sanıyorum ki o da fırsat bu fırsat diyerek üstlenilen bir görevin yerine getirilmesiydi. Neyse ki ben yine her şeye olduğu gibi bu konuda da gerektiğinden daha erken müdahale ettiğim için sağlıklı bir cinsel yaşama sahibim. Yoksa o konuşmanın pek iç açıcı olduğunu söyleyemem. Lise yıllarımda ise ona sigara ile yakalandıktan sonra tahmin ettiğim dayak yerine beklemediğim bir nasihat ve sert bir uyarı ile karşılaşmıştım. Nitekim bu uyarı yıllar içerisinde tekrarlanacaktı. Hatta henüz reşit olmadığım yıllarda eve sarhoş gelmelerim görmezlikten gelinmiş, alkol komasının kıyısından döndüğüm zamansa 3. bir ağızdan “içmesini bilmiyorsa içmesin” talimatı gönderilmişti ki olay anında kendi kusmuğumla boğulmama ramak kalmıştı. Sanıyorum ki bir erkek evlat olarak içki içmem onun hoşuna gidiyor ama bunu adabı ile yapmamı istiyordu. Hayat hala devam eder ve kendim ile ilgili bazı kararlar almam gerektiği zaman ise hep zamanında müdahale ederek benim adıma tüm kararları verir ve bu zamanlama konusunda asla ıskalamazdı.

Çocukluğumdan beri hep annemin ölümü babamın ölümünden daha acı olacağını düşünürdüm. Bir başka deyişle babamın ölümüne katlanabilir, bunu olgunlukla karşılayabilirdim. Ama dedemin bu hafta başındaki vefatından sonra bazı şeyleri tekrar sorguladım ister istemez.
-Artık kimseye dede kelimesini kullanamayacaktım, çünkü hiç dede kalmamıştı (ilki ben doğmadan birkaç gün önce ölmüş). Bu durum bana garip ve iç sızlatıcı bir his veriyordu.
-Çocukluğumda bunun farkına varamasam da, onun ölümüne katlanabilirdim tabii ama bu hiç sandığım kadar kolay olmayacaktı.
-Soyadımı söylerken artık onu biraz daha bana ait hissediyordum. Bu hisse sahip olmak için onu bana veren insanın ölmesinin gerekmesi ise ayrı bir utanç mevzuu.

Henüz 18 yaşında karşı çıkmalarına rağmen İstanbul’a geldiğimden beri hiçbir aile üyesini yılda 1 haftadan daha uzun süre görmedim. Mümkünse bu durumunda böyle kalmasını sağlayacağım. Ayrı yaşadığım bunca süre içerisinde babamın beni korumaya çalıştığı tüm o tehlikeli alışkanlıkları, hatta benim için vazgeçilmez olan samsun 216’yı dahi bırakmıştım. Tek alışkanlığım olan içkiyi ise “içmesini bilen biri olarak” yani tam babamın istediği gibi “adabı ile” içiyordum. Belki de bugüne dek onu eleştirirken hep haksızlık yapmıştım.

"ve şimdi bir çok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın başından başlayabilirim".

21 Nisan 2009 Salı

"Ölüm gelir ölüm duygusuna karşı saygısız"

Meursault demişti ki: "her insan bir yakınının ölmesine biraz sevinir"

Öldü; hiç sevinmedim... yada bana mı yeterince yakın değildi?

16 Nisan 2009 Perşembe

Esenlik bildirgesi

"Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
Kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa,
Yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
O şehirden öc alma vakti gelmiş demektir"


İ.Ö.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Nostalji Kuşağı-3


Unchain my heart
Baby let me go
Unchain my heart
Cause you don't love me no more
Every time i call you on the phone
Some fella tells me your not at home
Unchain my heart set me free


Hep zenci bir amcanın söylediğini sandım bu şarkıyı uzun yıllar tıpkı Alphaville'i eşcinsel sandığım gibi. Daha sonradan öğrendim amcanın Joe Cocker (bknz: cocker)olduğunu ve bir oturuşta 3 fıçı birayı diplediğini.



Sanıyorum breakdance ın, yani o zaman ki telefuzumuzla bilek dansının çevremdeki abilerin henüz ilgisini çekmediği yıllardan hemen önceydi. Nedendir bilmiyorum, bir ağır abilik duruşu vardı bu şarkının hastası olan kesimde. Nitekim bu durum bir sonraki yıl bilek dansın moda olması ile diplenecek ve bir disko sevdası baş gösterecekti. Tam hatırlamamakla birlikte bizim tecavüzcü coşkunun ormanda geçen maceraları sırasında da bu disko sevdasının baş gösterdiği dönemdeki müzikler çalmaktaydı sanırım. Hançeyn may hart dönemleri büyük abilerin hemcinslerine sert ve kadınlara karşı maço duruşları o dönem karşı cinste işe yarıyor olsa bile benim çevremdeki hatun grubunu pekte etkilemiyordu (bunu sallamış olabilirim,o dönemki hatıralar çok flu). Zira henüz sert abi triplerinden hoşlanacak kadar büyümediklerinden, Jurassic parktaki "doğa bir yolunu hep bulur" repliği gibi çapkın ruh bir yolunu buldu ki o dönemlerde zırvaladığım şarkı olan Ghostbusters ile az hatun kaldırmadım hani (hatıraların netliği konusunda burada bir açıklama yapmaya gerek duymadım)

Söylediğim bu şarkının sözleri şöyle ki bunu yıllar yıllar sonra cümleleri hiç değiştirmeden bir kadına söylemişliğim var.

"in samtin renç
eni bay may hörd
vıyrin kuul
gost bastırss"

Buyrun birde burdan dinleyin...



P.S. mhmn; peçete ile göndermiş olduğun istek şarkı olağan üstü ama bu şarkı içerisinde çok dallanıp budaklandıracak hatıralara ne yazık ki sahip olamamışım. Baktım sallamaya başlıyorum kısa kestim :)

14 Nisan 2009 Salı

Bir Pazartesi seremonisi

Pazartesi günlerinden nefret ediyorum. Her sabah kahvemi getiren çaycıdan Pazartesi günleri nefret ediyorum. Zaten Pazartesi sabahlarının kahvesinden de nefret ediyorum. Biz tatil yaparken Cumartesi ve Pazar günleri çalışıp bana iş biriktiren tüm arap ülkelerinden ve İsrail'den nefret ediyorum. Her Pazartesi sabahı gazete okumaktan nefret ediyorum. Pazartesi günleri kendimden nefret ediyorum. Pazartesi günleri işemekten bile nefret ediyorum. Bir Pazartesi gününde sevdiğim tek şey, (...) hayır Pazartesi gününde sevidiğim bi' bok yok.

Böyle bir Pazartesi gününde eve dönerken, kapının önünde, üst kattaki piçin yine top oynadığını gördüm. Belli ki bugün de yine beynimi sikecekti. "Yap bakalım bir orta" diye seslendim. Fatma'nın ona verdiği şekerlemelerden olsa gerek ki eminim o da hiç haz etmez benden, sevimli sevimli gülümseyerek "at bi' kafa" diyerek topu bana doğru attı. Ayağımda yeni aldığım rugan ayakkabılara aldırış etmeden Harry Kewell vari bir şutla topu tam istediğim noktaya gönderdim. Çocuk, suratında patlayan topla çığlık çığlığa bağırırken hızlı hareketler ile kapının doğru anahtarını bulup dudağımın köşesinde oluşan Kevin Spacey'in American beauty de ki yine o meşhur gülümseyişi ile kapıdan içeri girmeye çalışıyordum.

Üzerime rahat bir şeyler alırken... Hayır burası çok Amerikanvari oldu. Üzerimi değiştirirken, "koca şirkette neden acaba bir tek kravat takan benim" diye geçirdim içimden. Gardropu açtığımda envai çeşit gömlek ve kravata takıldı gözüm. O an kendimde gömlek ve kravat takıntısının başlamış olduğunu farkederek bi' takım psikolojik rahatsızlığa sahip olduğum kanısına vardım. Özellikle dik yakalı ve kol düğmeli gömleklere karşı tarif edilemez bir sapkınlığım vardı. Bu salaklığı tekrarlayıp yeni bir tane almamak için kendi kendime söz verdim. Tekrar düşündükten sonra, Taksimde beğendiğim siyah çizgili gömleği aldıktan sonra bu sözümü tutmaya karar verdim.

Playstation kıyafetimi giyip ki bu kıyafet genellikle oyun sırasında kıçımın arasına girmeyecek rahatlıktaki giyisilerden oluşmakta, mutfağa girdim. Dolaptan aldığım 2,5lt lik kola şişesini kafama dikip içerken, göbeğimin hala daha aşağısını görmemi engellediği aklıma geldiği için 3. yudumda şişeyi tekrar dolaba koydum. Mutfaktan banyoya yöneldim. Çişimi yaparken kontrol ettim. Engel yerli yerindeydi. Boy ise ideal. (Normal üstü diyip bundan önce ki yazıda olduğu gibi gereksiz polemiklere girmeyeceğim)

İşim bittikten sonra ellerimi yıkarken ki elime işememiş olsam da yaparım bunu, aynada bir süre kendimi izledim. Kaşlarımın arasını almam gerektiğini farkettim. Aklıma hala yoğun bakımda olan dedem geldi...Ve hala aramamış olduğum babannem. Dolaptan makası aldım... Daha sonra suratına topu yapıştırdığım çocuğun ağlamasının ne kadar rahatsız edici olduğunu düşündüm. Aynada yüzüme dikkatli ve uzunca tekrar baktım, ta ki karşımda artık yabancı birini görene kadar. Kravatlarımı ve tüm dik yakalı & kol düğmeli gömleklerimi getirdim gözlerimin önüne. Ve makası ilk, artık omuzlarımın üzerine düşen saçlarıma vurdum. Makası elime aldığımda duyacağım pişmanlığın farkındaydım aslında. Neden kestiğim konusunda ise henüz bir fikre sahip değildim.

Yeni oluşan tavuk götü saç modelinden nefret ettim. Biraz da kendimden. Playstation ı açtım. Bir Makine olsaydım tüm playstation lara verirdim.

Sonra Fatma geldi. Azıma sıçtı. Tavuk götünü kesti. Şimdi biraz daha toparlandı.

8 Nisan 2009 Çarşamba

Nostalji kuşağı-2





Neon on my naked skin
Çıplak vücudumda neonlar

Passing silhouettes of strange illuminated mannequins
Tuhaf ışıklı mankenlerin siluetleri geçiyor

Shall I stay here at the zoo
Bu hayvanat bahçesinde kalmalı mıyım

Or shall I go and change my point of view for other ugly scenes
Yoksa gitmeli ve diğer çirkin yollara bakış açımı değiştirmeli miyim





Doğudan-batıya henüz göç ettiğim dönemlerde girdi hayatıma bu şarkı. Bir eşcinselin nasıl göründüğünü öğrendik Alphaville ile, ve hiç öğreten olmadı bize onun aslında eşcinsel olmadığını.
Hep bir eşcinsel olarak bilindi, öyle kaldı hafızalarda. Bu şarkıyı dinlemenin ibnelik olduğu yerler bile gördüm, öyle düşünen insanlar tanıdım.

Şimdi büyüdüm. En az çocukluğumdakiler kadar ön yargılıyım. Ama düşününce anlıyorum ki, aslında ibnelik o gördüğüm yerlerde, tanıdığım insanlardaymış...

Daha önce dinlediğimiz bir şarkıyı bir süre sonra tekrar dinlediğimizde ilk dinlediğimiz anki kokuları, tatları ve hisleri tekrar yaşarız ya, işte bende arada sırada böyle nostaljik parçalar ekleyip bu hisleri paylaşacağım(istek parçalarınızı peçete ile gönderebilirsiniz). Bu seferki fikrin oluştuğu yazı olduğu için hatta fikir henüz 2 cümle önce oluştuğu için muaf sayıldı.

Bu arada konu başlığı Nostalji kuşağı-2. Boşa aramayın bunun biri yok, ibnelik olsun diye yaptım. Nostalji sevenler için geliyor. Alphaville-Big in Japan...



5 Nisan 2009 Pazar

A noktasından B noktasına giden yakın geçmişten anılar-2

Yer, Mercedes otobüsleri, orta sıralar koridor tarafı, hareket hali. Kulağımda kulaklık, şarkı System of a down - Lonely day, süre 2dk 47 saniye.

Koridor tarafında oturmaktan nefret ediyorum. Uyurken başım hep derde girmiştir koltukların bu tarafında. Ama hareket halindeki bir taşıtta uyumak bir otelin kral dairesinde uyumaktan çok daha keyif verici olmştur hep benim için. Zaten karşı koyulamaz bir şekilde uyuyorum her seferinde. Sırf bu yüzden araba kullanmaya bile korkmuşumdur hep.

Yanımda parfüm dolu bir küvette çimip otobüse binmiş bir hatun vardı. Etrafı kolaçan ettim ve görünürde yer vermediğim için bana rahatsızlık verici bakış atacak kimseyi görememiştim. Koridorun diğer tarafındaki koltukta bir adam kolunu tutmuş, kendini değişik şekillere sokuyordu. Ya gerizekalı yada psikolojik bir rahatsızlığı var diye düşündüm. Devamlı olarak dişlerini sıkıp kaşlarını çatıyordu. Tepemde ise 2 mağara adamı durmuş bir şeyler haykırıyordu. İlk önce neden bu kadar sesli konuştuklarını anlamasamda, daha sonra merakımdan müziğin sesini kısıp dinleyerek, yanımdaki parfüm şişesine konuşmalarını duyurmaya çalıştıklarını anladım.

-Olum tamda arabayı çarpacak zamanı buldun, en işimize yaracak zamanda otobüslerde sürünüyoruz senin yüzünden.
-Napayım olum adamlar gaza getirdi draft yapalım diye, aldım anahtarlarını zaten muhahaha.
-Muhahaha.
-Boşver alırız yarına. Bizim karizmamızdan daha mı önemli olum.
-Öylede jeep ilede draft mı yapılır abartmışsın sende olayı.
-Ya söyledim pedere madem bana araba alıyon spor bişi al bari diye, o da arada lazım olur bizde kullanırız dedi.
-Mahalledeki manitaları napacağız peki, illede arabada araba diyorlar olum.
-Boşver abi ben bundan sonra otobüse binen aile kızları ile takılacam.
-Valla çokda güzel manitalar varmış hakkaten otobüslerdede.
-Öyle tabi olum. Sen bide "bizim 98H lara" binen manitaları görecen.

Daha sonra şoförün ısrarlı "arkalara doğru ilerleyelim beyler" lafından sonra kapsama alanımın dışına doğru ilerlediler. Halbuki konu çok daha ilgi çekici olmuştu "bizim 98H" lafından sonra. Benim iç sesimde içimde kaldı tabi, "98H larada otobüse binerken bastığın akbil ile mi biniyorsun" diyemeden. Müziğin sesini tekrar açtım. Mavi Sakal-İki Yol, süre 7dk 04saniye. Göz kapaklarım git gide ağırlaşmaya başlamıştı yine...

Birden irkilerek açtım gözlerimi. Kafam uyku halindeyken koridor tarafına doğru savrulmuş, dengemi kaybedip düşmeden neyseki kendime gelmiştim. Gören herkes tarafından yine gayet salak bir duruma düşmüştüm. Bu yüzden koridor tarafında oturmaktan hep nefret ediyorum. Kendimi toparlayıp uyumaya devam ettim. Zaman zaman kafam savrulsada zamanında kendime gelmiştim her seferinde. Yanımdaki deli adama baktım. Kafamın savrulmasından dolayı dikkati üzerime toplanmamış bir o vardı. Adamı birden çok sevdim. Hala dişlerini sıkıyor kaşlarını çatıyor ve omuzunu tutup birşeyler mırıldanıyordu. Tekrar gözlerimi kapattım. Sıradaki şarkı Sertab Erener-Lal, süre 3dk 37saniye.

Kafamı çarpma hissiyatı ve tepemde duran 40 lı yaşlarda, takım elbiseli, kilolu, bıyıklı adamın "UIIGHH!" sesi ile uyandım. (Siktir) Sanırım kafam yine savrulmuş ve adamın testislerini kırmıştı. O saatten sonra sikseler açmazdım ben o gözleri zaten. Uykuda birine saldırmanın etik olmayacağı varsayımla gözlerimi kapalı tutuyordum ama bu sefer uyumamaya yeminli olarak. Tezim kendini ispatladı olsa gerek ki her hangi bir şiddete maruz kalmadım. Koridor tarafında oturmaktan gerçekten nefret ediyordum.

Yanımdaki deli inmeye hazırlanıyordu. Yanında ayakta duran adamdan yardım rica etti. Meğer adam deli değilmiş. Kolu çıktığı ve parası olmadığı için hastaneye otobüsle gelen adamcağız durumu açıklayınca otobüsteki herkes seferber oldu yardım etmek için. Bir kez daha ön yargının ne kadar kötü olduğunu hatırlattım kendime. Ama bu durum yanımda oturan parfümeri güzelinin bir sürtük olduğu konusundaki düşüncelerimde yanıldığımı göstermez diye düşündüm (evet ironiyide sevdim hep).

Yanımdaki parfümeri güzeli kalkıp yerine adeleli ve karizmatik bir adam oturdu. Otururken gözgöze geldik ve gülümseyerek geçmesi için müsade etti. Gülümseyerek müsade ettim. Göz kapaklarım ağırlaşıp yanımda da ayakta duran kimse kalmayınca gönül rahatlığı ile gözlerimi kapatıp uykuya daldım. Bu sırada çalan şarkı yine System of a down, bu sefer chop Suey, süre 3dk 31 saniye.

Otobüsün sarsılması ile gözlerimi açtım ve hasiktir diyip hiç kıpırdamadan olayı idrak etmeye çalışarak bekledim. Başım yanımdaki adamın o adeleli koluna yaslanmış ve dudağım kenarındaki tükürüğün bir kısmı bu sefer adamın koluna akmıştı. Bu eşcinsel ve rezil görüntüyü sadece bir "pardon" diyerek geçiştirdim. Adam güldü ve önemli değil dedi. Tanrım ne kadar insancıl bir kul diye düşündüm. Kız olsam kesin verirdim ama bu şansı az farklada olsa kaçırmış oldu. Hemen kalkıp arka sıralarda boş olan bir cam kenarına oturdum. Koridor tarafında oturmaktan nefret etmekte ne kadar haklı olduğumu düşündüm tekrar. Kafamı cama yasladım ve tam uyuyacakken koltuğun arkasına yapıştırdıkları sümükten fena halde rahatsız oldum ve yerimi değiştirip bir başka cam kenarına oturdum. Bu sırada çalan şarkı Fatih Erdemci-Ben ölmeden önce, süre 4dk 50saniye.

Eve geldim. Çişimi yaparken göbeğimin, daha aşağısını görmemde küçük bir engel oluşturduğunu gördüm. Bu yüzden biraz kilo vermem gerektiğini düşünüp yemek yemeden playstation ın başına oturdum. PES 2008 i açtım. Bir süre sonra izmir'den bir telefon geldi. Arayan annemdi. Dedemin düşüp kafasını çarptığını ve beyin kanaması geçirip yoğun bakıma alındığını, en azından babaannemi bir aramam gerektiğini söyledi. Telefonu kapattım ve oyunuma devam ettim. Son dakikalara doğru bir gol yedim. Golün tekrarı gelirken aklıma Albert Camus'un Yabancı-sındaki Mersault geldi. Kendimden utanmalıyım diye düşündüm. Dolaptan kendime bir bira aldım, oyuna devam ettim. Rövanş maçında oyun sistemini 4-4-1-2 olarak değiştirdim. Turu geçmek için baskılı oynayıp gol atmak zorundaydım...

1 Nisan 2009 Çarşamba

Emek hırsızlığı



Tamam fotoğrafçılıktan hiç anlamam ve fotoğraf makinem son derece dandik ayrıca bira şişesinin kağıdını soyma hastalığım olabilir, ama saygıdeğer flicker kardeş konsept ve fikir bana ait.Freudluk durumum benim emeğimi çalmanı engellemez...dimi?,

ve evet...Tuborg Gold favorim...

30 Mart 2009 Pazartesi

Kısa bir yazı olmalı bu

Sis, tipi ve soğuk hava şartları. Gerekçe bu idi. Kısa bir yazı olmalı bu, olmak zorunda, çünkü her düşünüşümde ağızım nefretle doluyor, küfür kusmak istiyorum. Aslında inanın küfrü sakınmam yazarken içimden geliyorsa. Ama bu sefer değil...
Yazıyı çok kısa tutarak burada günah çıkarmak istiyorum sadece.
Anladım ki;
İsrail'den yada Amerika'dan aldığımız tüm teknoloji, silah yada her ne halt ise benzeri şeyin kullanım klavuzunu okumayacak kadar salak bir milletmişiz. Meğer klavuzun içinde, "kurtarmak için değildir" yazıyormuş. Aslında tek kullanım amaçları sadece can almak içinmiş..
Bir Türk dünyaya bedelmiş ama soğuk bir kış akşamı helede tipi varsa o Türk üşürmüş, ve o Türkün imkanları kısıtlıymış.
Ama, 17 köylü koca bir devlete bedelmiş meğer. Kendi teknolojileri ile ve daha mı akıllı olduklarından bilmiyorum, bulup yer göstermişler birde "aha enkaz burda" diye.
Yer göstermişler dedik ama, dedim ya yazımın başında sis, tipi ve soğuk hava şartları nedeni ile sabahı beklemek zorundaymışız.
Öyle BBG evi gibi izlenen dağlarda RTÜK tarafından yayından geçici olarak kaldırılmış üstüne üstlük. Oda malum kış şartlarından dolayı olsa gerek.
Adamlar uzaya çıkıyor muhabbetini geçtim, yada aylarca güneş görmeyen kuzey kutbunun -40 derecesinde yapılan işleri kurulan tesisleri. Sen hava karardı sıcaklık düştü diye oradaki 6 insanevladını terkettin. 4 ü 1 saat içinde öldü dediler ne kadar doğruysa. 5. side fazla dayanamadı diyelim. 6. kırık bacağı ile metrelerce gidip soğuktan korunmak için bir oyuk bulup ne kadar bekledi acaba devletin o malum hava şartlarından dolayı çıkamadığı dağda, o devletin yardımını.
Kısa tutacağım dedim yazımı ama sözümü tutamadım, özür dilerim. Ne zaman böyle konuşsam anarşist dediler bana. Hazır sözümü tutamamışken bir tanesini daha çiğneyeyim o halde. Sokayım şuan sinirlendiğim ne kadar sistem ve ne kadar kurum varsa bütün hepsine.

29 Mart 2009 Pazar

ben, "oy"um ve başka hiçbir şeyim bu ülkede


Gayet sıkıcı bir 90 dk sonunda neyseki bitti diyebileceğim bir maç oldu İspanya-Türkiye maçı. Galatasaray'ın Avrupa'dan elenmesi, ligde kötü sonuçlar alınması ve Bülent Korkmaz'a gitgide daha çok kıl olmamın ardından böyle bir maç iyice can sıkıcı oldu ki Bosna Hersek'te 1 puan farkla bizim önümüze geçti. Bu durum geçmişte olduğu gibi beni bir kaç yıl futboldan uzaklaştıracak türden. Hele Arda'nın önümüzdeki dönemlerde "hülle" yolu ile 25 milyon Euro'ya Fenerbahçe'ye gideceği, Aziz Yıldırım ile Adnan Polat'ın anlaşmış olduğu haberi Ali Samiyen'in bazı kulağı delik Loca izleyicileri arasında dedikodu olarak dolaşması ve bunun hazmedilemez kabusu, iyiden iyiye uykumu kaçırmış durumda. Bu haberin gerçek olma ihitmaline karşı Hıncal Uluç denen adama bile e-mail atmayı ve eğer mümkünse bu plana bir şekilde taş koymayı planlıyorum (Aziz Yıldırım ve Adnan Polat anlaşıyor ve ben böyle iki adamın anlaşmasını bozmak için planlar yapıyorum. İşte örnek Türk genci). Sanırım benim için son şans İspanya ile İstanbul'da oynayacağımız maç olacak. Umarım sonuç futboldan uzaklaşmamı engelleyecek bir şey olur.

Aslında, gayet gereksiz olan bu yazıyı yazmamdaki gaye bir sorunun cevabını merak etmemdi.

Yarın seçim var ve bu maç okadar sıkıcıydı ki son dakikalara doğru aklıma bir şey takıldı. Bizim bu elemanlar yarın nasıl oy kullanacak acaba? (Maçı izlememiş olanlar, maçın nasıl geçtiğini anlasın artık)

Madem hazır yazmaya başladık işi dahada gereksizleştireyim. Zira, işemek gibidir yazmak benim için. Bir kere başladın mı bırakamıyorsun.
Gregor Samsa demişti, "kimlere oy vermeyeceksiniz?" diye. Yine oy kullanmayacağım bu seçimlerde de. Sosyal sorumluluk vb nasihatları milyon kez dinlemiş irdelemiş ve yorumsuz bırakmış biri olarak seçmeme hakkımı, zira "içinizde seçebileceğim adam yok" imajını verme niyetindeyim/niyetindeyiz. Bu ülkede oy'a da inancım sıfır zaten. Neticede bu ülkenin oy oranı, muhalefetinde "tam istediği gibi" yani onlar yada bizler zihniyetine çevrilmiş, bir çok insan benimsemese bile iktadara olan memnuniyetsizlik neticesinde muhalefet adına oy kullanmayı kararlaştırmış. Dedimya muhalefetinde "tam istediği" bu diye. En son iktidarlığı Fenerbahçe'nin Türkiye kupasını almasından bile çok eski olan bir parti, halkı sürekli bizler ve the others diye ikiye ayırarak muhalefetteki iktidarını sağlamlaştırmakta. Çeşitli gruplarda gördüğüm ve okuduğum üzere, yeni gelen başka bir çeşit "oy" grubu var ki onlarda taktire şayan bir salaklık örneği göstererek Yazıcıoğlu'nun anısına BBP'ye oy verme niyetindelermiş ve bunun propogandasını yapıyorlar. "Var mısın yok musun?" a çok kafa yoruyor bu millet. Onların gözünde oy kutusu ile Acun'un kutusu arasında çok fark yok anladığım kadarı ile (Sayın yetkili, oyumuzu bu kutuya mı atıyoruz? Bu kutuda kırmızı hissediyorum ama hayırlısı olsun). Seçim anlayışının geldiği son nokta diyorum ben buna.

Dedimya oy kullanmayacağım diye. Karşı fikirde olanlar hele hele "iktidarı yıkmak için bari muhalefete ver" diyenler yada "bu ülke sizin gibiler yüzünden burda" diyenler bana hiç kızmasın yada konu üzerinde kafa yormasın. Zira ben çok yordum. Eğer siyasilerin gözünde ben, oyum ve başka hiçbir şey isem bu ülkede, buyrun burdan yakın,























Ayrıca nedendir bilmiyorum, mutlaka kutusu hakkaten güzel bir hatun bulunuyor Acun'un karşısında.

23 Mart 2009 Pazartesi

A noktasından B noktasına giden yakın geçmişten anılar-1

Soru : İki nokta arasında gidilebilecek en kısa yolu bulabilmek için kullanılacak tekrarlı permütasyon formülü nedir?

Yer Mercedes otobüsleri, orta kapı yanı, cam kenarı, hareket hali. Kafa cama yapışık, zamansız uyuklamalar ardından dudağın sağ köşesine salya birikmiş. Kulağımda kulaklık dilimde Where is my mind süre 3 dk 51 sn. Yanımdaki liseli veledin kalkması ile açtım tekrar gözlerimi. Dudağımın sağ köşesine biriken salyadan bir miktar koluma akmış. Ağızımı silerken hemen orta kapının önünde inmeye hazırlanan hatuncukla göz göze geldim. Gayet kokoş giyimli ve ağır makyajlı bir hatundu. Gözlerine ve çevresine yaptığı özel ve ihtişamlı makyaj sayesinde gözleri, uzunları yakmış araba farını andırıyordu. Gayet iğrenmiş bir şekilde bana bakıyor, o bana bakarken ise gözleri, bana sanki sellektör yapıyormuş gibi geliyordu. Kolumdaki salyayı farkettim ve çaktırmadan sildim. Kendi iğrençliğimden utanıp gözlerimi kapadım...Sanırım en iyisi bir süre uyumuş numarası yapmaktı...

Otobüs durunca hatuncuk otobüsten neyse ki indi. Biraz daha uymaya niyetlenerek tekrar gözlerimi kapattım. Kulağımda kulaklık, bu sefer Led Zeplin-Stairway To Heaven,süre 5 dk 05 sn. Birden bire izleniyor hissine kapıldım. Sol gözümü hafif kısarak etrafı kolaçan ederken 40-50 yaşlarda sevimsiz yüzlü bir kadının gözlerini bana diktiğini farkettim. Belliki bana psikolojik baskı yapıp yerimi alacak. Yemezler, kendi götümle ısıtmışım bu kış günü hayatta bırakmam. Kadın kaşlarını çatarak bana bakmaya başladı. Tırstım nedense. Cıngar çıkaracak birine benziyordu. Gözümü kapatıp tekrar uyuyor numarası yapmaya karar verdim. İnsan bir kere kıllandımı duramıyordu. Merakla gözümü açıp açıp bakıyorumdum, bakmaya devam ediyor mu diye. Bana odaklanmış kaşlarını çatmış ve gözlerini halen bana dikmiş durumdaydı. Psikolojik olarak kendimi suçlu hissetmemi sağladı. Ama hemen pes etmemeye ve telepatik yönden savaş açmaya karar verdim. Otobüs durağa geldi ve kapılarını açtı. Yolcular indi ve tekrar kapı kapanıp hareket edince kadının inmiş olabileceğinden duyduğum rahatlıkla gözümü açtım. Kadın yerinde değildi. Rahat bir nefes almıştım ki, yan koltuğun önünde dikelmiş ve kendi gibi yaşıtlardan oluşan bir grubuda arkasına almış gençlerin artık ne kadar saygısız olduğunu anlatmaya başlamışdı. Üzerimdeki baskıyı iyiyce hissetmeye başladım. Grup olarak saldırıyorlardı. Hissediyorumdum, hepsi birlik olmuş benim koltuğuma göz dikmişlerdi. Sanki ben kalksam üçü dördü birden üst üste o koltuğa oturacaktı. Gitgide söylentiler arka koltuk ve yan sıradaki koltuklara sıçramaya başladı. Mahalle baskısı dedikleri şeyin ne demek olduğunu o an anladım. Yanlış bir hareketimle linç girişiminde bile bulunabilirlerdi. O kadar çok söylendilerki yan sırada oturan kırklı yaşlarda bir adam ve genç bir kız yer verdi. İkisi oturdu, beni izleyen kadın hala tepemde gözlerini bana dikmiş durumdaydı. yanımda ki adam da rahatsız oldu ki yer vermeye hazırlanıyordu. Lanet olsun, tamda yanıma olmazki. Adam dayanamayıp kadına sonunda yerini verdi. Kadın kafasını çevirip hala bana bakmaya devam ediyordu. Bir yandan da otobüste topladığı grubuna gençlerin saygısızlığını anlatıp duruyordu. Bir adımı söylemediği kaldı otobüste. Kafamı cama yasladım, müziğin sesini sonuna kadar açtım ve mırıldanmaya başladım... Duman-Belki alışmam lazım, 3 dk 32 sn.

Gözlerimi tekrar açtığımda yanımda oturan menopoz kalkmaya hazırlanıyordu. Belki otobüsün merdivenlerinden düşer diye bekleyip gözlerimi uyumak için tekrar kapatmadım. Bekledim, ama düşmedi. İndikten sonra bana beddua eder gibi bir bakış attı. Elimle camın arkasında nah işareti yaptım. Dudağımda Kevin Spacey'in American Beauty'deki meşhur gülümseyişi oluştu...

Otobüs biraz daha boşalmıştı. Yanıma 20-21 yaşlarda bir veled-i zina oturdu. Jöleli saçlarına, yırtık kot pantolonuna, parlak ayakkabılarına, doggy style sevişen bir çifti anımsatan tişörtüne ve iğrenç deodorant kokusuna kıl olmuştum. Bir çeşit emo idi sanırım. Ağızında cart cart çiğnediği sakızı balon yapıp patlatıp duruyor, aynı anda benimde ona bir kafa patlatasım geliyordu. Uykumun içine etmişti. Önümde ayakta duran benim yaşlardaki elemanda gayet gıcık olduğunu belli edip, çocuk sakızı her patlatışında cık cık cık diye söyleniyordu. Bir süre sonra elemanın cıklamalarına bende katıldım. Bir başkası "bu gençlik nereye koşuyor böyle" benzeri söylenmeye başladı. Bende elemanlara yeni yetişen nesilin ne kadar saygısız olduğundan söz ettim. Hep birlikte bana hak verdiler. Sonraki durakta emoya gıcık olan iki eleman, emoyla birlikte otobüsten indi. Halbuki elemanlar Taksim'de ineceklerinden söz ediyorlar. Tekrar uyumaya çalışarak kafamı cama yasladım. Kulağımda Joan Osborne-One of Us, 4 dk 24 sn.

"If God had a Name What would it be"

20 Mart 2009 Cuma

Uzak Geçmişten Anılar

Orda bir köy var uzakta, o köy Fenerbahçe köyüdür (bknz: Kadıköy-Şükrü Saraçoğlu)...

Varsın gidememiş olalım Kadıköye UEFA Finali için. Yinede teşekkür etmek istiyorum, kısa sürsede bize yaşattıkları heyecan için. Hiç olmadı, tanıdığım tüm Fenerbahçelilerin yüreklerini ağızlarına getirdikleri için. Varsın efsanemiz Kopenhag'da kalsın, bundan sonra bize düşen takıma arka çıkıp alkışlamaktır. En azından önümüzdeki yıl için bol miktar hırs depoladığımızı düşünüyorum. Ya Fenerbahçe'nin düştüğü duruma düşseydik. Fi tarihinde fotomaç gibi düdük bir gazetenin bile Fenarbahçe için yaptığı öngörü hala geçerliliğini koruyor nede olsa.)
















Galatasaray 2000'de UEFA kupasını almadan önceki yıllarda atlattığı evreleri hatırlarsak, şuanda da aynı evrelerden geçmekteyiz. Üstüne üstlük artık UEFA kupası, tadılmış bir başaradır bizler için.

















Aynı başarının tekrarı Kadı-köy'de tabiki dadından yenmezdi, ama her aslanın gönlünde hakikat ki, 1 numaralı kupa yani Şampiyonlar Ligi kupası yatar.


Şimdi mecburen ben kendimi bir süre bunlarla parmaklamak zorundayım. Her Türk futbol sever gibi takımın teknik idaresi, futbolcuların oyunlarını yorumlamak gibi eleştirilerin alasını yaparım ama g*t & şemsiye ilişkisi nedeni ile gerek duymuyorum. Gidim ben biraz daha şu eski resimlere bakayım, youtube dan Hagi'nin gollerini falan izleyeyim, birazda uzak geçmişten bir tutam anıyı burundan çekeyim kafamı bulayım falan işte. Moralim çok bozuk a.q.

19 Mart 2009 Perşembe

Yakın Geçmişten Anılar

Bir yalana kurban gitmiştim. Her ne kadar yalan olduğunu sonradan fark etmiş olsam da, o an için şüphelenmemişte değildim. Küçücük bir odanın içine tıkılmış bekliyordum. Daha sonra orta yaşlı balık etli bir kadın hücreye girdi ve emrivaki bir şekilde, “Soyun” dedi. Hem de tamamen. Turuncu tek parça bir kıyafeti de yatağın kenarına koydu ve “geri döneceğim” diyerek hücreden çıktı. Benden az sonra hücreye baygın halde gelen kirli sakallı ve doğulu tipli adam hafiften rahatsız edici bir şekilde inliyordu. Nasıl olduğunu sordum ama belli ki hala kendine gelememişti. Korkularım daha da arttı. Kadın tekrar hücreye girdi. Arkasında oldukça güzel ve adının Işıl olduğunu daha önce öğrenmiş olduğum sert bakışlı nazi subayı gibi bir asistan vardı. “Hazır mısın” diye sorduklarında, “hazırım ve korkmuyorum” diye cevap verdim. “Sadece açım” diye yarı duyulur şekilde kendi kendime mırıldandım. Uzun süredir hiçbir şey yememiştim. Asistan, “bizde zaten öyle olsun istiyoruz” diye karşılık verdi. Çıplaktım ve üzerimde sadece oldukça ince olan turuncu tek parça bir kıyafet vardı. Bana doğru yaklaştı ve gözlerimin hizasına doğru eğildi. Parfümünün ve çiğnediği sakızın kokusunu alabiliyordum. Üniformasının yakasından sadece bir kısmını görebildiğim göğüsleri, dikkatimi dağıtıyordu. İki elini yüzümün arasına alarak hiç bir şey demeden uzun süre gözlerimin içine baktı. Bir ara gözlerimi onunkinden kaçırsam da emrivaki bir şekilde yüzümü tutup o rahatsız edici bakışlarına devam etti. Doğruldu ve “gidiyoruz” dedi. 2 genç erkek ve orta yaşlı kadın kolumdan tutarak beni bir sandalyeye oturttular. “Nereye” diye sordum ve erkek olanlardan biri gülerek “bodruma” dedi. “Bodrum mu?” diye yeniledim, “evet” dedi. Neden bilmiyorum aklıma Trantino ve Hostel filmi geldi. Bodruma indiğimizde elime bir dosya tutuşturdular. Sanırım bana aitti. Dosyaya hafif bir göz gezdirdim ama ne yazıldığına dair hiç bir şey anlamamıştım. Beni götürdükleri yerde 3 kadın, 1 de genç bir adam daha vardı. Uzun ince ve yüksekte duran, üzerinde büyük spotlar ve garip erdavatlar olan bir yatağa yatırıp bağladılar. Kadınlardan daha yaşlıca olanı iyice üzerime eğildi. Dudakları neredeyse dudağıma değecekti. Dilimi uzatsam kadının ağzına girecekti. Bunu düşündüm ama yapmadım. Göğüslerini tamamen vücudumun üzerine salmış bir şekilde duruyordu. Üzerimde ağırlık yapıyorlardı. Bir süre göz göze kaldık. Bana ne yapacaklarını az çok tahmin ediyordum, ama yinede heyecanla karışık bir korku vardı içimde. Birazda canımı acıtmalarından korkuyordum. Sonra kadın hızlıca doğruldu. Açlıktan dolayı olsa gerek ağızım koktuğum için sanırım. Acaba kızmış mıdır? diye geçirdim içimden. Eline yeşil bir örtü aldı ve yüzüme kapattı. Hostel filminin tüm sahneleri teker teker gözlerimin önünde geçiyordu. "Burada hayatımın bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmesi gerekirdi aslında" diye düşündüm. Örtü yüzümü tamamen kapatmış üzerinde sadece sağ gözümü açıkta bırakan bir delik vardı. Lanet olsun, gerçekten çok kızmış diye geçirdim içimden. “Sakın kıpırdama” dedi. Bağlıydım zaten ne yapabilirim ki? Elinde bir bisturi ile bana doğru geldiğini görüyordum tek gözümle. Konuşamıyordum ve kas katı kesilmiştim. İçimden bildiğim tüm küfürleri savuruyordum dişlerimi sıkmaktan çenem ağrıyordu ve yatağın kenarını sıkmaktan ellerimden ve parmaklarımdan kütleme sesleri geliyordu. Gözüme bir kanca taktılar ve gözümü kırpmamı olanaksızlaştırdılar. Elinde bistüri ile beklerken diğeri gözüme bir şeyler sıktı. O kadar sıkı bağladılar ki hiç hareket edemiyordum. Sadece inleme sesi çıkarabiliyor ve ellerimle yatağın kenarları sıkıyordum. Kasılmaktan onlara yalvaramıyordum bile. Birden yüzümün sağ tarafının beton gibi olduğunu hissettim. Aman allahım hiçbir şey hissedemiyordum. Sanırım uyuşturmuşlardı. İçim daha az acı hissedeceğim düşüncesi ile tam biraz rahatlamıştı ki, o lanet olası elinde bistüri üzerime doğru eğildi. Sadece ağız kokusuna bu kadar kızmış olabileceğini artık sanmıyordum. bistüri gözüme doğru yaklaştıkça, “şimdi uyanacağım, şimdi uyanacağım” diye geçiriyordum içimden. Bu olsa olsa bir rüya olmalıydı zaten. Ama değildi. Rüya olmadığını bistüri gözüme girip, göz çukurumu kanla doldurduğu zaman anladım. Nefes almakta zorlanıyordum. Hiçbir şey hissetmiyor ama her şeyi görüp duyabiliyordum. Allah kahretsin bu nasıl bir işkenceydi böyle. Neredeyse bayılacağım o ana geldi ki göz merceğimi çekip çıkardıklarını gördüm ve biri gözümün arkasına bir kanca takıp göz bebeğimi ters çevirip duruyordu. Bilmiyorum, yada bana öyle geliyordu. Neredeyse kusmak üzereydim. Bir süre sonra diğer lanet olası kadın bir iğne ile geldi ve iğneyi her batırışında o gözümü deliş sesi kulaklarımı parçalıyordu.

Hırt, hırt, hırt…

Tekrar tekrar batırıyor, iğnenin sadece gözüme değdiği anı görüyor deldikten sonra gözümün içine girişini izliyor daha doğrusu izlemek zorunda kalıyordum. Ne gözlerimi kırpabiliyordum nede başımı oynatabiliyordum. Dikme işi bitince lanet olası bir düğüm attılar gözüme. Tüm bunlar tam 45 dk almıştı ancak bana günlerce sürmüş gibi gelmişti. Ne yapmıştım ben, bu lanet olası yerde ne işim vardı hiç bilmiyordum. Kendimden geçmiş bir şekildeyken iki serseri koluma girip beni geldiğim sandalyeye oturttular ve aptal şakalar yaparak dalga geçmeye başladılar. Bunlar insan olamazdı. Belki de zaten değillerdi. Biraz gücüm olsa kaçmam içten bile değildi, ama 3. adımımı atmadan yere yığılacağımı biliyordum. Aslında üşümüyordum ama bacaklarım kontrol edilemez bir şekilde titriyordu. Sonradan öğrendim ki “şok” dedikleri meğer böyle birşeymiş. Beni tekrar aynı hücreye getirdiler ve yanımda inleyerek yatan adam hala susmamış inlemeye devam ediyordu. Aman allahım kim bilir ona neler yapmışlardı. Ardından o nazi subayına benzeyen asistan girdi hücreye gülerek. Tam bir fahişe gibiydi gözümde. Güzel memeleri olan bir fahişe. Eğildi, gözlerime baktı ve “tebrik ederim, iyi dayandın doğrusu. Cesurdun, gıkın bile çıkmadı” gibi laflar gevelemeye başladı. Anladım ki benden hoşlanmıştı. “Öyleyimdir, daha kötüsünü de gördüm” diye cevap verdim yarı iniltili bir şekilde. Sürtük bir kadın gülüşü atarak “belli, yine görüşeceğiz” diyerek hücreden çıktı. Elbiselerim bıraktığım yerdeydi. İnanılmaz bir hızla ve kalan son güçlerimi de kullanarak giyindim. Kapı kitli değildi. Hafifçe açıp dışarıyı süzdüm. Orta yaşlı kadın diğer hücreleri kontrol ediyordu. En sondaki hücreye girdiği anda hızla hareket ederek merdivenlere doğru koştum. Asistan gördü ve arkamdan “dur” diye bağırdı. Ama dinlemedim ve merdivenleri 4 er 5er atlayarak aşağı indim. Sanırım 5 yada 6. katta tutuluyordum. Son katlara gelirken ayağımı burktum ama umurumda bile değildi. Kapıda esmer uzun saçlı bir bayan görevli vardı. Göz göze geldik. -Kesilip, biçilip, dikilen gözüme baktı. Gerçekten üzüldüğü için mi bilmiyorum, yoksa acıdı m? ama hiç diğerlerine benzemiyordu. Zira kenara çekilerek geçmeme yardım etti. Çirkin bir kadındı aslında, ama yinede sevişilebilir diye düşündüm. Tam koşarak uzaklaşırken durdum, ona baktım ve “teşekkür ederim” dedim. “Geçmiş olsun” diye cevap verdi.

Evet gelmiş ve geçirilmiş olmuştum. Bir yalana kurban gitmiştim, hangi orospu çocuğu söyledi hatırlamıyorum ama local ameliyatların anestezi ile yapılan operasyona göre daha kolay ve acısız olduğunu söylemişlerdi. Öyle değildi. Buradan uzaklaşır uzaklaşmaz ilk iş olarak bu yalanı kimin söylediğini hatırlayıp elime geçirmeyi ve local olarak tecavüz etmeyi planlıyordum. Diğer yandan galata kulesinin altında ki o dik yokuştan, ıssız adamın evinin tam önünden, bazen koşarak bazen de düşüp, sendeleyip yuvarlanarak mümkün olduğunca uzaklaşmaya çalışıyordum. Yüzümün sağ tarafı hala uyuşuktu. Yüzümün uyuşmuş olan tarafı laçka olmuş bir şekilde istiklal’e girerken caddede ki kalabalık bana sanki Hostel filminden kaçmışım gibi bakıyordu. Bense kalabalığın arasında onlara çarparak uzaklaşmaya çalışıyordum. Tanrım, göğüsleri ne kadar da güzeldi.
Related Posts with Thumbnails